Misucmaker mahlasıyla üretimlerini sürdüren Alperen Yalçın, müzik, mimarlık ve araştırmayı tek bir üretim hattında buluşturarak mekânı işitsel bir deneyim alanı olarak yeniden düşünmeye odaklanıyor. Yalçın ile disiplinlerarası pratiğini, Iannis Xenakis üzerinden geliştirdiği yaklaşımları ve Archisonic projesi kapsamında müzik ile mekân arasında kurduğu çeviri süreçlerini konuştuk.
Müzisyen, müzikolog ve araştırmacı olarak farklı alanlarda üretim yapıyorsunuz. Bu üç kimlik sizin için nasıl bir araya geliyor?
Bugün müzisyen, müzikolog ve araştırmacı kimliklerim aslında ayrı ayrı ilerleyen alanlar değil; tek bir üretim hattının farklı katmanları. Sahnedeki performans, akademik araştırma ve kavramsal üretim birbirini besliyor. Müziği yalnızca işitsel bir alan olarak değil, mekânla birlikte düşünen, form ve deneyim üzerinden genişleyen bir ifade biçimi olarak ele alıyorum. Bu üç kimlik de tam olarak bu kesişim noktasında, aynı sorunun etrafında birleşiyor: Mimarinin müziği olabilir mi?

Çocukluğunuzdan beri hem müziğe hem mimarlığa ilgi duyduğunuzu söylüyorsunuz. Sizce bu iki disiplin gerçekten ortak bir “dil” kurabilir mi? Siz pratiğinizde nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Müzik ve mimarlık arasındaki ilişki benim için önce sezgisel, sonra teorik olarak netleşti. 20’li yaşlarımın başında Brunelleschi’nin devasa kubbesine bakarken, Floransa Katedrali’ne yaklaşırken mekânın yalnızca görülen değil, aynı zamanda “duyulan” bir şey olabileceğini fark ettim. Bu deneyim, müzikoloji tez sürecimde karşılaştığım Charles W. Warren’ın makalesiyle daha somut bir çerçeve kazandı; mimari oranlarla müzikal yapı arasındaki ilişkiyi açıkça ortaya koyuyordu.
Bu hattı derinleştiren asıl kırılma noktası ise Iannis Xenakis oldu. Xenakis’in yaklaşımı, müziğin yalnızca işitsel bir alan olmadığını, belirli koşullarda mekâna dönüşebilen bir yapı taşıdığını gösteriyor. Bu noktada mesele benim için ilhamdan çok “çeviri” hâline geldi; yani bir disiplindeki veriyi diğerine dönüştürmek.
Kendi pratiğimde bu ilişkiyi, farklı disiplinleri tek bir üretim alanı şeklinde ele alarak kuruyorum. Müziği yalnızca zaman içinde akan bir yapı değil, mekânla birlikte var olan ve onunla şekillenen bir sistem olarak düşünüyorum. Bu yüzden müzik ve mimarlık arasında kurduğum ilişki hem kavramsal hem de üretime dayalı bir ilişki.
Müziği yalnızca zaman içinde akan bir yapı değil, mekânla birlikte var olan ve onunla şekillenen bir sistem olarak düşünüyorum.
“Misucmaker” mahlasının hikâyesi nereye dayanıyor ve müzik pratiğinizde nasıl bir duruşu temsil ediyor?
“Misucmaker” isminin arkasında Bertolt Brecht’in statükoya karşı geliştirdiği tavır önemli bir referans noktası. Brecht, “Misuk” kavramıyla izleyiciyi pasif bir konumdan çıkarıp süreci sorgulayan bir özneye dönüştürmeyi hedeflerken, aynı zamanda her sesin potansiyel olarak müzik olarak okunabileceğini öne sürüyordu. Bu düşünce, benim için müziğin sınırlarını genişleten ve dönüştürülebilir bir alan olarak ele almamı sağlayan temel felsefeyi oluşturuyor.
Müzikoloji çalışmalarınızda Iannis Xenakis’in tasarladığı Philips Pavilion gibi disiplinlerarası örnekleri ele aldınız. Xenakis’in müzikten mimariye yaptığı çeviriyi siz nasıl yorumladınız?
Xenakis’i anlamak benim için müzikoloji tez dönemimde okuduğum “Iannis Xenakis ile Söyleşiler” kitabıyla başladı. Paris’e Le Corbusier’in ofisinde, onun matematiksel hesaplamalarını yapan bir mühendis olarak gelen Xenakis’in, zamanla kendi dilini kurarak hocasını aşması oldukça çarpıcı.

Özellikle Philips Pavyonu üzerine derinlemesine düşündüğümde, yapının kime ait olduğu tartışmasının ötesinde, bu çatışmanın Xenakis için bir kırılma anı yarattığını fark ettim. Bu noktadan sonra yalnızca bir mühendis ya da mimar değil, kendi sistemini kuran bir besteciye dönüşüyor; hayatı boyunca yaşadığı tüm deneyimler “musique concrète” fikirleriyle tamamen yeni bir üretim hattı açıyor.
Bu dönüşümün arkasında yaşadığı deneyimler var. II. Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı şiddet, işitme kaybı ve fiziksel travmalar onu daha soyut ve radikal bir düşünme biçimine itiyor. Atina Politeknik eğitimi sayesinde matematik, fizik ve sanat arasında kurduğu ilişki, bu deneyimlerle birleşince ortaya son derece özgün bir dil çıkıyor. “Metastasis” adlı eserinde geliştirdiği grafiksel ve matematiksel yapıların doğrudan mimari bir forma dönüşerek Philips Pavyonu’nda vücut bulması, müzik ve mekân arasındaki ilişkinin en somut örneklerinden biri. Buradaki eğrisel yapı ile müzikal notasyon arasındaki birebir örtüşme, bu çevirinin ne kadar sistematik olduğunu gösteriyor.
Xenakis’in yenilikçi yaklaşımı, geceleyin uzaydan dünyaya bakıldığında, yeryüzünün yüz yıl önce var olmayan yapay ışıklarla yeniden şekillenmiş olması gibi; onun üretimi de doğanın ve teknolojinin kesişiminde, insan eliyle kurulan yeni bir gerçekliğin ifadesi olarak okunabilir ve bence bu çok ilham verici.

Archisonic projesini ve Nevzat Sayın’ın tasarladığı The Seed Concert Hall üzerinden geliştirdiğiniz çalışmanın detaylarını sizden dinlemek isteriz. Bir yapıyı “okuma” süreciniz nasıl ilerliyor?
Archisonic projesi aslında uzun süredir peşinde olduğum oldukça basit bir sorudan doğdu: “Mimarın, tasarım sürecinde dinlediği müzik o yapıyı etkileyebilir mi?” Bu soruyu yıllar boyunca farklı mimarlara yönelttim, çoğunlukla olumsuz yanıtlar aldım. Ancak o küçük ihtimal, Nevzat Sayın ile yaptığım sohbetle sonunda ortaya çıktı.

Sayın’ın The Seed Concert Hall’un tasarım sürecinde “Yellow Submarine”i tekrar tekrar dinlemesi, yapının formunda ve dokusunda doğrudan ya da dolaylı bir iz bırakmıştı. Bu ilişki, mimarın bilinçli olarak tarif ettiği bir süreçten çok, tasarımın içine sızan bir etki gibi okunabilir. Bu noktada Archisonic tam olarak bu tür görünmez bağları görünür kılma çabasına dönüştü.
Benim bu yapı üzerinden geliştirdiğim çalışma, yapının kendi amacıyla kurduğu ilişkiyi de sorgulayan yaklaşık 2 dakikalık kısa bir kompozisyona dönüştü. Yapının formu, malzemesi, akustiği ve tarihsel arka planını, aynı zamanda dönemin müzikal referanslarını veri olarak ele alarak Suno AI üzerinden bir ses taslağı oluşturdum. Ortaya çıkan sonuç, mekânın akustiğine uygun, oda müziği karakterinde bir yapı öneriyordu, ancak benim için eksik olan şey insan dokunuşuydu.

Bu noktada müzisyen dostum Terry Jorrys ile birlikte çalışarak vokal kayıtları aldık ve analog müdahalelerimi, özellikle su altı hissi veren tape echo katmanlarını bu yapının üzerine ekledik. Böylece ortaya çıkan “Symphony of the Seed”, yalnızca yapının formunu takip eden bir üretim değil, aynı zamanda onun anlam dönüşümüne de cevap veren katmanlı bir ses çalışmasına dönüştü.
Buradan yola çıkarak, müziğin de kurguyla rastlantı arasında konumlandığında yeni bir katman yarattığını söylemek mümkün. Özellikle yapıdan müziğe doğru ilerleyen bu tür çeviri süreçlerinde bu denge daha da belirleyici hâle geliyor.
Archisonic projesi aslında uzun süredir peşinde olduğum oldukça basit bir sorudan doğdu: ‘Mimarın, tasarım sürecinde dinlediği müzik o yapıyı etkileyebilir mi?’
Çalışmalarınız aynı zamanda mekân deneyimi, akustik ve performans üzerine bir araştırma alanı da açıyor. Bu anlamda müzisyenler ile mimarlar arasında nasıl bir iş birliği potansiyeli görüyorsunuz?

Yaklaşık 20 yıldır müzik sektörünün içindeyim ve bu süreçte üretimim giderek mekâna özgü bir yaklaşıma evrildi. Zamanla asıl mesele, bulunduğum mekânın ruhuna nasıl karşılık verebileceğimi düşünmeye dönüştü. Örneğin, eski bir bankanın kazan dairesinde gerçekleşen bir sergi için ürettiğim setle, Kerala Dust öncesi çaldığım bir setin dinamikleri tamamen farklı. Her iki durumda da mekânın enerjisi belirleyici unsur oluyor. Görsel dünyanın bu sürece eklenmesi de ayrıca önemli; sesin, görselle desteklendiğinde çok daha güçlü bir etki yarattığını düşünüyorum.
Diğer yandan bu ilişkiyi prodüksiyon tarafında Sofar Ankara üzerinden deneyimliyorum. Yaklaşık 4 yıldır Sofar Ankara’yı Dilan Pala’nın küratörlüğünde yürütüyoruz. Her ay farklı bir mekânda, o mekâna özel üç sanatçıyı ağırladığımız bu yapı, müzik ve mekân ilişkisini doğrudan test edebildiğimiz bir alan sunuyor. Farklı mekânların müzisyenler üzerindeki etkilerini gözlemlemek ve her ay yeni sanatçılarla bu konuları tartışmak, bu işbirliği potansiyelinin aslında ne kadar güçlü ve henüz yeterince keşfedilmemiş olduğunu gösteriyor.
Bu konuyu mimarlarla tartıştığımda da genellikle yüksek bir ilgi ve motivasyonla karşılaşıyorum; özellikle hem mimarlıkla ilgilenip hem müzik üreten birçok kişiyle temas hâlindeyim. Buna karşın, mekân–müzik ilişkisine dair mevcut akademik üretimin büyük ölçüde mimarlık tarafında geliştiğini görüyorum. Bu nedenle, bu kesişimi müzikoloji açısından daha somut ve sürdürülebilir bir bilgi alanına dönüştürmek, hem bu alana katkı sağlamak hem de sonrasında gelecek üretimlere referans olabilecek bir zemin oluşturmak, bir müzikolog olarak temel motivasyon kaynaklarımdan biri.
Mekân–müzik kesişimini müzikoloji açısından daha somut ve sürdürülebilir bir bilgi alanına dönüştürmek, hem bu alana katkı sağlamak hem de sonrasında gelecek üretimlere referans olabilecek bir zemin oluşturmak, bir müzikolog olarak temel motivasyon kaynaklarımdan biri.
Geçtiğimiz günlerde projenizi Paris’te IRCAM’da sundunuz. Dünyanın en önemli müzik teknolojisi ve akustik araştırma merkezlerinden biriyle temas kurmak nasıl bir deneyimdi?
Sunum süreci genel olarak oldukça verimliydi. IRCAM gibi, 1970’lerden bu yana akustik ve müzik teknolojileri üzerine çalışan, Centre Pompidou bünyesinde konumlanan bir enstitüde yer almak başlı başına yoğun bir deneyimdi. Katıldığım oturumlarda sunumların büyük ölçüde analitik ve teknik yöntemler etrafında şekillendiğini gözlemledim. Bu bağlamda “Archisonic”, daha soyut, mimarlık temelli ve deneyim odaklı bir hatta konumlanarak genel akıştan ayrışmış gibiydi.
Sunumum için bana tahsis edilen Vigie odası da oldukça ilginç bir mekândı. Tarihsel olarak bir hamam yapısı olan bu mekân, Renzo Piano tarafından IRCAM’ın girişlerinden biri olarak yeniden kurgulanmış. Stravinsky Meydanı’na açılan bu oda, hem Pompidou ile kurduğu görsel ilişki hem de içerideki yüksek düzeyde ses yalıtımıyla oldukça etkileyiciydi.
Bu mekâna özgü olarak tasarladığım ve IRCAM ile Centre Pompidou’ya ithaf ettiğim iki performansı burada gerçekleştirdim. Oğuz Yalım’ın Construction Site Views adlı sergisinden “Pompidou” adlı eserini Ankara’dan Paris’e yanımda götürdüm ve bu çalışma üzerinden, tadilata giren Pompidou’ya 2030 yılında yeniden kavuşacağımıza dair tatlı bir mesaj verildi.
Program akışı içinde aynı sunumu 15 dakikalık aralarla iki kez gerçekleştirmek, hem içeriği farklı şekillerde test etme hem de izleyiciyle daha yoğun ve doğrudan bir etkileşim kurma imkânı sağladı. Bu tekrarlar, çalışmanın farklı okumalara nasıl açıldığını gözlemlemek açısından da değerliydi. Bu İngilizce yaptığım ilk sunumdu ve YouTube kanalımdan videonun tamamına ulaşmak mümkün.
Konser salonlarından antik tiyatrolara uzanan bu yolculukta, geçmiş ile geleceği müzik üzerinden birbirine bağlamayı ve bu deneyimleri farklı coğrafyalara taşımayı hedefliyorum.
Son olarak gelecek projelerinizden bahseder misiniz?
20–21 Mayıs’ta ENSA Paris-Val de Seine’de gerçekleşecek “Spectres of Architecture” panelinde, deneyimlerimi müzikoloji perspektifiyle uluslararası mimarlık ortamına taşıyacağım. Bu sunumda, kendi pratiğim ile hauntology yaklaşımı arasındaki kesişimleri, mekânın hafızası, sesin izleri ve mimarlığın görünmeyen katmanları üzerinden ele almayı planlıyorum. Eş zamanlı olarak Sofar Ankara etkinliklerimiz, stüdyomda ise müzikal üretimlerim devam ediyor. Müziğin farklı mekânlarla kurduğu ilişkiyi araştırmayı sürdüreceğim.

Yakın dönem rotamda, müzik ve mimarlığın en belirgin kesişim alanlarından biri olan konser salonları özelinde bu projeyi genişletmek var. Bununla birlikte Türkiye’deki antik tiyatrolar da bu araştırmanın önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yapıları antik zamanlarla şimdiki zaman arasında kuracağım bağlantıyla, hem dönemlerinin müzikal modları hem de mimari düzenleri üzerinden okumak ve bu verileri mekâna özgü ses üretimlerine dönüştürmek istiyorum.
Diğer yandan, uzun süredir izini sürdüğüm, mimarların tasarım sürecinde temas ettikleri müziklerin yapının formuna ve karakterine nasıl yansıdığı sorusunun peşinden gitmeye devam edeceğim. Bu soruyu farklı bağlamlarda yeniden üretmek ve bu kesişimi genişletmek de kaçınılmaz görünüyor.
Konser salonlarından antik tiyatrolara uzanan bu yolculukta, geçmiş ile geleceği müzik üzerinden birbirine bağlamayı ve bu deneyimleri farklı coğrafyalara taşımayı hedefliyorum. Bu hareketin çıkış noktası ise benim için net: ülkenin coğrafi ve geometrik merkezinde yer alan yaşadığım şehir Ankara ve bana hissettirdikleri.
