Oğuz Yalım’ın addresistanbul İDEALİST Tasarım Derneği’nde gösterime açılan “Form Follows Freedom” sergisi, 17 Mart 2026 tarihine ziyaretçilerini ağırlayacak. Yalım ile serginin manifester yaklaşımı ve teorik referanslarını, Antalya Uluslararası Mimarlık Bienali’nden İDEALİST’e yolculuğunu ve disiplinlerarası yaklaşımının üretimine yansımalarını konuştuk.
“Form Follows Freedom” başlığı, modern mimarlığın kurucu mottosuna doğrudan bir gönderme yapıyor. Sanatın açılımlarıyla “Function”dan “Freedom”a taşıdığınız bu manifester yaklaşım kişisel ve mesleki pratiğinizde nasıl karşılık buluyor?
Evet, sergi başlığım doğrudan bu büyük cümleye bir gönderme ile başlıyor; aslında bu bir gönderme mi, yoksa benim disiplinler arası yolculuğumda bir başlangıç noktası mı bilemiyorum. Uzun yıllardır üzerine düşündüğüm, bazen çok katıldığım bazen karşısında durmaya çalıştığım çok güçlü bir anlatı benim için. Sergi metnimde de bahsettiğim gibi benim mesleki geçmişim de çoğunlukla bu yaklaşım içinde geçti. Yıllarca tasarladığım her mekân, her ürün; ölçülerin, oranların, ergonomi ve işlevin, doğruların izini sürdü. Form, çoğunlukla, bazen isteyerek, bazen istemeyerek işlevi izledi. Ama sanat, bu rasyonelliği kıran, yapmayı hep istediğim yepyeni bir alan sundu bana. İç mimarlık ve tasarım geçmişimde taşıdığım geometrik hafızayı; bilinmezliğin, sürprizin ve özgürlüğün alanına bıraktım. Artık form işlevin değil, hayal gücünün izinde. Sanat, geometriyi yalnızca rasyonel ve ciddi bir dil olarak değil; sezginin, rastlantının, eğlencenin hatta hatanın alanı olarak görmeme izin verdi. Tüm bunlar doğrultusunda sanat bana, iç mimarlık ve tasarım hayatımda da projelerimde uygulamaya çalıştığım, ama zaman zaman istediğim ölçüde gerçekleştiremediğim bu özgürlük kapısını tamamen açmış ve özgürlüğün tam karşılığını vermiş oldu.
İç mimarlık ve tasarım geçmişimde taşıdığım geometrik hafızayı; bilinmezliğin, sürprizin ve özgürlüğün alanına bıraktım. Artık form işlevin değil, hayal gücünün izinde.
Üretimlerinizi Kandinsky’nin “içsel gereklilik” kavramı ve Deleuze’ün çoğulluk düşüncesiyle ilişkilendiriyorsunuz. Bu teorik referanslar sanat pratiğinize nasıl yansıyor?
Resimlerimi her zaman doğaçlama olarak yapıyorum. Hiçbir resmimde ön bir eskiz, planlama olmaz. Olma durumundan hoşlanmıyorum. Benim için resim yapmak demek, yeni bir serüvenin, yolculuğun, bilinmezliğin içine girmek demek. Beş dakika sonrasını bilmemek, o sürecin içinde yoğrulmak ve sonuca ulaşmak, en sevdiğim durum. Aslında ben yaptığım ve bitirdiğimi düşündüğüm resmimin ilk izleyicisi oluyorum. Yani sevdiğin bir konuda bir film izlemeye başlamak, hikâyenin nereye varacağını bilmemek, ama heyecanla izlemeye devam etmek, süreçten zevk almak ve sonunu sabırsızca beklemek gibi.
Resimlerimi her zaman doğaçlama olarak yapıyorum. Hiçbir resmimde ön bir eskiz, planlama olmaz. Olma durumundan hoşlanmıyorum.
Resimlerimde şu dördü her zaman benimle olurlar: geometrik hafızam, bilinçaltım, içgüdülerim ve rastlantı. Bunlar bazı resimlerimde paralel bir yaklaşımla yan yana ilerlerken, bazen birinin liderliğinde, diğerlerinin onu takip etmesiyle devam eder. Aslında demek istediğim; özellikle soyut kompozisyonlarda iç güdüsel ve sezgisel dürtülerin sanatın en önemli parçası ve özgürlüğün temel noktalarından biri oldukları. Deleuze’ün çoğulluk ve sonsuz oluş hâli ise benim için sanat üretim sürecimdeki sonsuz olasılıkları ve beklenmedik rastlantısal birlikteliklerin dayanılmaz çekiciliğini ifade ediyor.

İşlerinizde geometrik formların dönüştüğü ve renklerle hareket kazandığı görülüyor. Renk, bu dönüşümde nasıl bir rol üstleniyor?
Benim kompozisyonlarımda, geometrik hafızam çoğunlukla lider konumunda hareket eder. Her zaman aynı şeyi söylemek mümkün olmasa da genelde böyledir ve renk çoğu zaman kompozisyon içinde gelişir; ton ve dokuları ile formlarla, figürlerle dans etmeye ona eşlik etmeye başlar. Bu da tabii ki bir devinim yani bir hareket hissi uyandırır. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki renk ile ilgili hiçbir endişem ya da önyargım bulunmuyor. Hiçbir şekilde yan yana gelmeyeceği düşünülen renk ve dokuları bile özgürce karıştırabilirim. Bu yüzden gerek bu gösterimde gerekse diğerlerinde renk serginin ana unsuru olmadı. Birçok farklı renkte eser, aynı sergi içinde yer bulabildi. Bu da aslında belki benim renkten ziyade formlar ve onların birliktelikleri, hikâyeleri ile daha çok ilgilendiğimin bir göstergesi.
Geçtiğimiz Kasım ayında serginin büyük bölümü Antalya Uluslararası Mimarlık Bienali’nde, tarihi Pil Fabrikası’nda izleyiciyle buluştu. Serginin kurgusu nasıl şekillendi? İstanbul’da devam eden gösterimden nasıl ayrışıyor?
Pil Fabrikası’ndaki ilk sergide sanıyorum hem bienal ekibinin hem de benim
tahminlerimizin çok üstünde bir izleyici kitlesi ile karşılaştık. Başta mekânın kendisi yani fabrika yerleşkesi olmak üzere, tüm bienal seçkisi, sergiler, konuşmalar ve kürasyon oldukça etkileyiciydi.
Serginin kurgusu ise bienal için davet almam ile 2025 yılının Mayıs ayında oluşmaya başladı. Hazırlık aşamasında hem bir mimarlık bienaline hem de benim iç mimarlık ve tasarım birikimime gönderme yapmasını istediğim bir kurgu oluşturmak istedim. Form Follows Freedom ismi bu düşünce altyapısında oluştu. Sergide mekânsal sıralamayı temel alan bir anlatı bulunmuyor, tüm eserler kendi içlerinde kendi hikâyelerine ama bütününde serginin ana başlığı içinde yer bulan işler. İDEALİST’te yaptığımız bu ikinci devam sergisinde ise, mekânsal farklılıklar nedeniyle sunum kurgusunda ve eser seçimlerinde bazı değişiklikler yaptım. Bu da yeni bir enerji getirdi bence.
İzleyicinin işlerinizle kurmasını arzu ettiğiniz ilişki nedir? Daha rasyonel bir okuma mı, yoksa sezgisel bir deneyim mi öncelikli?
Bu konuda izleyiciden özel bir beklentim yok. Soyut geometrik kompozisyonlar üretiyorum. Rasyonelliği kırmaya çalışan, formların eridiği, şekillerin birbirine karıştığı, bilinen geometrilerin bilinmeyene dönüştüğü bir dünyam var. Bu noktada izleyici kendi geçmişi ve birikimi doğrultusunda bir şeyler buluyor, görüyor ve yorumluyor. Bu konuda çok açık ve özgür olmalarını isterim. Ama sorunuza daha net cevap vermem istenirse sezgisel, içgüdüsel ve kendi birikimleri doğrultusunda bir deneyimi tercih edebilirim.
Rasyonelliği kırmaya çalışan, formların eridiği, şekillerin birbirine karıştığı, bilinen geometrilerin bilinmeyene dönüştüğü bir dünyam var.
1996’dan bu yana süren tasarım pratiğiniz ve akademide yürüttüğünüz stüdyo çalışmaları sanat üretiminizle nasıl bir ilişki kuruyor? Bu alanlar birbirini nasıl besliyor?
Temel olarak ister birbirine yakın ister tamamen farklı alanlar olsun, birden fazla disiplinle uğraşan insanların daha verimli ve üretken olduklarına inanıyorum. Her yeni disiplinin diğerini beslediğini, geliştirdiğini ve bakış açısını genişlettiğini düşünüyorum. Bu nedenle hem ofisimizde yürüttüğüm iç mimarlık ve ürün tasarımı projelerinin hem yarı zamanlı eğitmenliğimin hem de sanat alanındaki üretimlerimin birbirini sürekli ve olumlu biçimde beslediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin, iç mimarlık ve ürün tasarımı bana malzeme, detaylı imalat pratiği, ölçek ve işlevsel düşünme disiplini sağlıyor; bu da sanat üretimlerimde daha dengeli, detaylı ve katmanlı kararlar almama, yeni ve farklı malzemeleri sanatımda denememe yardımcı oluyor. Sanat tarafı ise tasarım projelerime sezgisel bir yaklaşım, özgürlük ve yeni ifade biçimleri katıyor. Bir diğer disiplin olan eğitmenlik deneyimi ise tüm bu süreçleri sürekli yeniden sorgulamamı; farklılığın, çeşitliliğin, çok sesliliğin önemini fark etmemi ve yeniden düşünmemi sağlıyor. Böylece her alan, diğerinin hem sınırlarını genişletiyor hem de derinliğini artırıyor.
Stüdyo yürütücüsü olarak öğrencilerinizle çalışırken, disiplinin sınırları ile sergide altı çizilen özgürlük arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Öğrencilik süreci ile rasyonel çalışma hayatı arasındaki ortak ve farklı yönleri görünür kılan bir örnek kimlik oluşturmaya çalışıyorum. Aslında oldukça kapsamlı bir konu; birkaç cümlede özetlemek kolay değil. Eğitim ortamında tamamen sınırsız bir özgürlük tanımak, mesleğin gerektirdiği disiplinle çelişebilir ve öğrenciyi ileride karşılaşacağı profesyonel gerçeklikler karşısında hayal kırıklığına uğratabilir. Öte yandan aşırı kurallı ve katı bir eğitim yaklaşımı da öğrencinin tasarım reflekslerini, keşif arzusunu ve yaratıcı cesaretini köreltebilir. Bu nedenle en sağlıklı yaklaşımın, sınırları olan yeterli bir özgürlük alanı yaratmak olduğuna inanıyorum. Öğrencinin hem düşünebildiği hem de sorumluluk alabildiği, yani özgürlük ile disiplin arasında dengeli bir zemin kurabildiği noktada gerçek öğrenmenin ve tasarım gelişiminin başladığını düşünüyorum.
“Form Follows Freedom” sergisinin bi_özet‘te yayınlanan detaylı haberine buradan ulaşabilirsiniz:
Oğuz Yalım’ın “Form Follows Freedom” Sergisi 17 Şubat’ta İDEALİST Merkez’de Açılıyor!
