(den art)’ta Yeni Sergi: “Ölüm Yokmuş”

Karabiber, 2021, 125x241cm Kağıt üzeri karışık teknik

Fulya Çetin’in “Ölüm Yokmuş” adlı kişisel sergisi, 18 Kasım’a kadar Antalya’da den art’ta sanatseverlerle buluşuyor.


“Ölüm Yokmuş”
Sergi

Sanatçı: Fulya Çetin
Tarih: 13 Ekim – 18 Kasım 2023
Yer: den art, Muratpaşa / Antalya


Zeynep Sayın‘ın kaleme aldığı tanıtım metninde sergi şöyle ifade ediliyor:

Göçmen bir kadının teknede ağırlık yapmasın diye kestiği saçlarının fotoğrafını gördükten sonra hiç tanımadığı bir kadının saçını örüyormuş Fulya Çetin, her iki taraf için de dinginleştirici, meditatif bir tür ilişkiye dönüşüyormuş örme. Örme pratiğini iki yıl boyunca çizdiği 517 kurşunkalem desene ve bir dakikalık bir videoya yayıyormuş sonra, örmenin (85 dakika), çizmenin (2 yıl), seyrin (1 dakika 2 saniye) ömürlerini örüyormuş birbirine. Saçların uzama zamanı, saçları örme zamanı, saçları çizme zamanı, saçları kesme zamanı, videoyu kesme zamanı: yıllarla dakikalar süperpozeymiş, üst üsteymiş bir imgede: yaşamda kalmak için saçlarını kesen kadın, yaşamda tutmak, yaşama bağlanmak için kurşunkalemle çizilmiş saçları kesen video, güncelliğini ve çağdaşlığını, kesme sayesinde kazanan imge, zamanların beraberliği anlamına gelen çağdaşlık. Con/tempus, con/temporary, yaşam uğruna yaşamdan kesilen, kesitlenen, saklanan, belleğe davet, hatıraya armağan edilen faz kaymalarını ve zamanları barındıran, Japonların kesme-uzay-zamanı dedikleri kesmeye benzeyen bir şeyin, yaşama ağırlık yapmasın, yaşam canlansın diye yaşamdan kesilen canlılığın diliymiş: kire…

Yaşama bağlamak için budanmış bitkilerin ve dalların kağıtta bıraktığı izlerin ortasına aynı saç örgüsünü çizermiş bir başka sergisinde sanatçı, Karabağ halılarının göbeğindeki madalyona dönüşürmüş örgü, kuraklığa dayanıklı karabiber yapraklarının izine dolanırmış. Budanmış ağaçlar, dallar, kurumadan önce alınan karabiber yaprakları izleriymiş bunlar, yapraklar canlılıklarını kaybetmekteyken, henüz kaybetmeden izin alınması gerekir, eylemsiz bir eylemde bulunurmuş Fulya, ortasında açıklık bıraktığı kağıdın üstüne koyduğu dalların üstüne özel karışımlar, sprey boyalar, çözen sıvılar akıtır ve sıkar, madde (dal) kendini maddeye (kağıt) aktarır, dalları kaldırınca geriye dalların bıraktığı boşluk kalırmış. Saç örgüsü bu dalların ortasında, kendisi de ağacın izi olan kağıdın üstünde kalır, dalların zamanı kağıdın üstüne akar, saça karışırmış. Zamana muhalefet eder, zamansallığa meydan okurmuş yaşam, zamana meydan okumak, yaşamda kalmaya direnmek, yaşama meydan okumak demekmiş oysa, Fulya dalından kopmuş/ koparılmış cansızları (mimoza, erik, katırtırnağı, gülhatmi, hayıt, zakkum) yeniden canlılığa bağlarmış, yaptığı bir tür ikebana’ymış: açan çiçeğin dalından koparılması, ağaçın kökünden kesilmesi, canlılık uğruna yaşamdan, zamana karşı direnmekten kesilmesi anlamına gelirmiş kire. Başka, uzak bir ülkenin dilinde olan bir sözcükmüş kire, Uzadıkça Daha Yakın’mış bundan önceki sergisinin ismi. Kire sayesinde yaşam içinde gizlenen zamansallığı yakalarmış ikebana, artık olmayışın iziymiş bu, canlılığa artık olmayış dahilmiş. Ölüm yokmuş.

Ölümü her gün toplar ve dalından keser, kalan boşluğun izini kağıda aktarırmış sanatçı. Yaşamın karşıtı, ötekisi diye düşünülen ölüm, yaşamın ortasında yer alır, yaşamı çevresinde kurar, başkalaştırırmış. Varolanda, varolmayanın kullandığı imkanlar varmış. Fazlalaştırmak, çoğaltmak isteniyorsa, ağaçların, çiçeklerin, asmaların dallarını kesmek, eksiltmek gerekir, buna budamak denirmiş. Daha fazla hayat içinmiş ölüm. Çelenk gibi saran izleriyle kesik hayıt ağacı dalları giderek silikleşen bir olmayışı ödüllendirir, sanatçı iki rengi (genelde siyah beyaz, bazen kahverengi beyaz) degrade edermiş. Çifte bir boşluğun renkleriymiş bunlar, dalların izinden arta kalanın ve zaten olmamış olanın renkleri. Kuzey Amerika yerlilerinin yaz ortasında, yaprakları uzayıp parladığında toplanan, tek tek ayrılan, rengini koruması için gölgede kurutulan, karşılığında daima bir armağan bırakan, kutsal sayılan otların lezzeti varmış bu yapraklarda, canlılığa ölümüyle beraber davet edermiş hayıt ağacı, (bir dil ve ses oyunuyla) işin ismi Hayat’mış. Bedenin saçları nasıl örülüyorsa toprağın saçları öyle örülürmüş. Yaşayan çiçekler demekmiş ikebana, evlenen, hayat çizgisini kesen, bolluk uğruna fazlalığı eksilten kadın saçına hanoyame dermiş Uzak Doğu’da adalılar, çiçek-eş demekmiş bu, sürgünler saçını kesince karşı yakaya geçer, kadınlar hayatı kesince evlenirmiş. Canlılığı kestiği için yaşamı yaşama aide edermiş Fulya.

Batı Torosların yerli bitkileriymiş dalları, otları. Bir yerin yerlisi olabilmek için o yerin dilini öğrenmek gerekirmiş, yerli bitkilerin dilini öğrenmekteymiş sanatçı, izini bazen kağıda, bazen kumaşa çıkarırmış bu yerli dil. Dilsel ilişkileri yansıtırmış bildiğimiz sözdizimleri, yapılar, gramerler; dillerimiz bitkilerle değil, bitkiler üzerine konuşur, birbirimizle olan ilişkimizi, dünyayla kurduğumuz iletişimsizliği yansıtırmış. Ağacın kim değil, şey olduğunu söylediğimizde, ağacı nesneye dönüştürdüğümüzü hatırlamaz, aramıza set çeker, kendimizi ahlaki sorumluluktan ayırır, sömürünün kapısını aralar, sorumluluk ve armağan sözcüğünün Latince aynı anlama geldiğini (munus), iletişimin, komünikasyonun (munus) olmazsa olmazı olduğunu unuturmuşuz. Sözün tanımladığı ayrımlar tanımlanan şeyde değil, sadece dildeymiş. Sözcüklerden eski bir dil varmış oysa, dünyanın, bitkilerin diliymiş bu, biyoakustik çalışan İtalyan bir bilim kadının seneler öncesinden beri bir meşe, hikayesinin anlatmasını rica edermiş, Fulya Çetin bu ricaya kulak verir, bitkilerin sesini duyar, hikayelerini anlatırmış. Dikensiz, dalları silindirik çalılar, katırtırnakları, boylamasına yivli gövdeleriyle kağıdın ortasından nezaketle göğe yükselir, dimdik dururken ardlarındaki ağaçlarla konuşur, onları dinlemeye çalışırmış Fulya. Gagliano’ya göre birbirlerine ve bizlere teşekkür edermiş bitkiler, insanlara ait olmayan bir dilde oryngham’mış teşekkürün ismi. Gece boyunca, dokununca yapraklarını kapayan, ama kapamamayı öğrenen ve (bütün bitkiler gibi) bilgisini sonraki kuşaklara ve bizlere aktaran, ılıman iklimleri seven mimozalar kağıdın üstünde farklı yüzlerini sergiler, bambular gibi incelir, ama alan kaplamaya, yayılmaya da kadir olurmuş. Bitkilerin dilleri, titreşimleri, halleri, bilgileri, bellekleri varmış. Alçak ve sık dallı, yuvarlak, dallanma şekli değişik yönlere, toprağa ya da göğe doğru uzayan her bir bitkinin başka bir hikayesi, güneşle ve komşularıyla kurduğu başka bir ilişkisi varmış, tecelli kimi zaman suskun, kimi zaman konuşkan, ama her zaman cilveliymiş. Canlılığının tükenme noktasına geldiği bir çağda, icat ettikleri biçimlerle birmiş bitkiler.

Karabiber ve Saç, 2021,93x124cm Kağıt üzeri karışık teknik

İşlerinin de öyle olmasını istermiş Fulya. Yüzyıllar boyunca, yakın bir tarihe kadar noktadan çizgiye, çizgiden figüre, figürden yüzeye, yüzeyden tümceye, tümceden bedene adım adım uzanan bir sözdizimine uyan, sözdizimini ve grameri doğruluk diye kabul eden bir gelenek varmış, yapraklarla değil, yapraklar hakkında konuşurmuş. Her şey bir dil sorunuymuş, konuştuğumuz dilin altında yatan, jestlere ve bakışlara uzanan diğer, asıl dili unuturmuş, yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yokmuş. Bütün ve parçaları arasında bir ilişki esinleyen, kendine kapalı bir kompozisyon oluşturmak yerine bitkilerle dünya, kağıt ve kumaş arasında ayar tutturan yeni bir dil konuşurmuş Fulya. Bir tür iletişim, bir tür armağanmış kire, tek bir kesme hamlesi ile bitkiyi zamansal yazgısına iade edermiş. İletişim sadece eşitler arasında olasıymış, bitkilerle iletişime geçmeyi, kendini aradan çekmeyi, dahil olurken müdahil olmamayı, yaşam direncini yaşamdan kesmeyi bitkilerden, budanmış yaprakların dilinden öğrenirmiş sanatçı. Ağaçlar ve bitkiler secde eder, Kuzey Amerika yerlileri ot örer, Amazon yerlileri bitkilere büyükanne der, Fulya Çetin bitkilerden öğrenirmiş. Söylem düzeni dışında kalan, söylem düzeni tarafından güvenceye alınmayan bir dilmiş bu. Sanatsal bir etkili olma hali, bir etkinlik, bir etkililik değilmiş öğrenmek, olmaya, olgunlaşmaya bırakma süreciymiş. Amaçtan bağımsızlaşmış, koşulların oluşmasına, ortama destek veren, gerekmedikçe yardım etmekten imtina eden, sonucun kendiliğinden gelmesini bekleyen bir öğrenmeymiş. Kağıdın ortasında alan tutan boşluktan, yaşamın ortasında alan tutan ölümden öğrenir, kendiliğinden düşen yağmur gibi, mayıs yabanilerinin kokusu gibi ayar tutturmayı denermiş. Yaratıcılıktan ya da etkisellikten kaynaklanmazmış etkisi, budanmış dalların izlerini maddeye aktarması için uygun koşulları hazır tutar ama etkinliği biriktirmez, mülk edinmez, etkinliği etkinlikten indirgermiş sanatçı. Etkili olması bu yüzdenmiş. Bitkilerle sanat arasında düzenleyici bir etkide bulunur, bağlantı elemanı olur, gücünü kendini aradan çekmeye bağlarmış: kendini, birikimlerini, göndermelerini, sözdizimini, grameri aradan ekmeye kadir olduğu, kendini mühürlemediği ölçüde etkili olurmuş mayıs yabanileri, katırtırnakları, gülhatmiler. Oluşturdukları kağıt peyzajında atmosfer gibi yayılır, ölmüş dallar kağıttan peyjalarda canlanır, imge mekanında soluk alırmış. Yokmuş ölüm.”