[söyleşi]: “Kimse yayıncılık üzerine konuşmuyor, çünkü bu gri bir alan.*”

Soldan sağa: K.Bilge Erdem, Bernhard Cella, Neslihan İmamoğlu (Fotoğraf: Hüseyin Ketencioğlu).

Arter’de 14 Ekim 2016-15 Ocak 2017 tarihleri arasında gösterilen “Bilge Friedlaender: Sözcükler, Sayılar, Çizgiler” sergisi kapsamında 6-7 Ocak 2017 tarihlerinde düzenlenen bir atölye çalışmasını yürütmek amacıyla Türkiye’yi ziyaret eden Bernhard Cella’yla bireysel yayıncılık, kitap küratörlüğü ve projeleri üzerine konuştuk.

Avusturyalı sanatçı ve küratör Bernhard Cella, eğitimini Viyana Güzel Sanatlar Akademisi, Linz Sanat ve Endüstriyel Tasarım Üniversitesi ve Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi kurumlarında tamamlamış. Yürüttüğü “Collecting Books” ve “Salon für Kunstbuch” gibi projelerle sanatçı kitaplarını birer mecra ve sergi nesneleri olarak ele alan Cella’nın işleri; Belvedere, Centre Georges Pompidou, Albertina, Van Abbemuseum ve J. Paul Getty Museum gibi önemli kurumların koleksiyonlarında yer alıyor.

K.Bilge Erdem: Çalışmalarınız kitaplarla çok yakından alakalı. Kitapları sergileştirmek, onları tasarlamak veya düzenlemekle nasıl bir ilişki kuruyor?

Bernhard Cella: Çalışmalarıma 2006’da stüdyomda bir kitap mağazasının 1:1 ölçeğinde modelini inşa ederek başladım. Bunun için stüdyomu tamamen değiştirdim. İlk etapta mekanı, kitap kavramını sanatsal amaçlarla yeniden düşünmek ve ifade etmek için bir boşluk olarak kullandım.

Kitap konusuyla ilgileniyordum; çünkü kitap hem günümüzde hem de öncesinde sanat dünyasında yeterince yer edinememiş. İşlevine rağmen bir mecra olarak görülmemiş; sanatın hem içinde, hem de dışındaymış. Mekanda bir halının görevi veya bilgilendirme panosunun işlevi neyse öyle değerlendirilmiş. Yani bir serginiz varsa yanında mutlaka sergiden görsellerin ve metnin bulunduğu bir kataloğunuz oluyor. Ama 1995’te internetin bir kitlesel medya aracı haline gelişiyle tamamen yeni bir durumla karşılaşılıyor; çünkü kitap bir bilgi zemini veya taşıyıcısı olmaktan çıkıp aslında bir boşluk haline geliyor. Tüm bilgi internette bulunduğu için insanlar gelecekte kitapların olmayacağını bile söylemeye başlıyorlar; ama ben geçmişe kıyasla çok daha fazla yayıncının ortaya çıktığını farkettim. Yani sadece sanatçılar değil; grafik tasarımcılar, mimarlar, herhangi bir kişi de yayıncılıkla ilgilenmeye başladı; çünkü yayıncılık çok daha ucuz hale geldi, üretim maliyetleri geçmişe kıyasla oldukça azaldı. Serigrafi gibi farklı teknikler makul bütçelerle baskıyı çok daha imkanlı kıldı.

Temel olarak isteyen herkesin geleneksel bir yayıncıya ihtiyaç duymadan yayın hazırlayabilmesi bir hareket haline dönüştü. Bu da insanların bilgiyi basış yöntemlerini değiştirmeleri demekti: Sanatçılar farklı yöntemler denemeye başladılar ve bugün sanat yayıncılığına veya sanatçı kitaplarına baktığınızda, bu gelişmelerin kitap hazırlanışındaki etkisini görebilirsiniz.

Günümüzde artık önemli olan, kitapta bilgi ve birkaç resme yer vermek değil; aynı zamanda verdiğiniz bilginin karmaşıklığı, bilginin sunuluşu, kitabın bir bütün olarak hazırlanışı konuları da esas. Uzun ömürleri ve dolaşım süreleri sayesinde kaynaklı kitaplar, artık kurumların işleri için önemli birer referans da oldu. Bu referans, serginin kendisinden çok daha kalıcı.

Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch,”, Viyana, 2016.
Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch,”, Viyana, 2016.

KBE: Evet, bu işlerinizin arka planındaki fikri açıklıyor. Peki, bu ilginiz nasıl başladı ve sizin için bir mesleğe nasıl dönüştü?

BC: Kişisel olarak kitaplarla ilgilenmeye mekan ve süreç üzerine olan kavramsal çalışmalarım sonucunda başladım. Çoğu zaman elinize bir belge geçiyor ve bununla ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Aynı zamanda bir konuda başkalarına nasıl bilgi aktarılacağı meselesi, “Sonradan okuduğunuzda belirli bir süreci anlamanızı sağlayacak bir şeyi nasıl elde edersiniz?” sorusu da benim için yönlendirici oldu.

Yani bence kitap, sanatsal bilgiyi korumak için mükemmel bir ortam. Bu da benim kitap üretimi üzerine çalışmalarıma başlamamın nedenlerinden biriydi. Ama o zaman kitap çoktan yeni bir mecraya da dönüşmüştü. Ben de bu eski ve yeni ortamlar ve birbirleriyle olan etkileşimleri üzerine çalışmaya başladım.

Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch 21er Haus”, müze mağazasının 1:1 ölçekli modeli, Viyana, 2011. Vienna, 2011.
Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch 21er Haus”, müze mağazasının 1:1 ölçekli modeli, Viyana, 2011. Vienna, 2011.

KBE: Kitaplar üzerine araştırmalarınızda aynı zamanda tasarımcılar, editörler veya diğer disiplinlerden uzmanlarla işbirliği yapıyor musunuz?

BC: Bazen; ama bir sanatçı olarak sorunları benim çözdüğüm zamanlar da oluyor. Başlarda bunları yapacak birilerini işe almak için bütçem yoktu. Daha sonra da farklı ilgi alanlarında kendim çözümler üretebilmeye başladım.

Bazen birlikte çalıştığım grafik tasarımcılarla fikirlerimiz uyuşmuyordu. Sonuç olarak tüm kitabı kendim yapmaya çalışıyordum. Böylece kendime bu gibi konuları çok basit şekilde çözmeyi öğrettim. Yaptığım şeyde bu beceriyi edinmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin 500 sayfalık bu kitabı [Cella, Findeisen, Blaha (ed.); NO-ISBN on self-publishing, Walther König, 2015] hazırlarken -bir grafik tasarımcı olmasa da- tipografi konusunda bilgili biriyle çalıştım ki tartışabilelim. Aynı şekilde öncesinde sanat alanında tecrübeli bir grafik tasarımcıyla da çalıştım ve birçok sorun üzerine konuştuk. Ben önerilerde bulunuyordum, onları tartışıyorduk, o öneriler sunuyordu ve tasarımı ortaya çıkarıyordu. Son olarak da kitabı baskıya hazır hale getiriyordu.

Dolayısıyla birçok farklı yolu olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, eğer üretiminiz kendi kaynaklarınızla hazırlayacağınız basit bir kitaptan fazlası olacaksa grafik tasarımcılar ve tipografi uzmanları, bu alanlarda önemli birçok bilgiye sahip. Ama aynı zamanda bir sanatçı olarak benim için sonuç ürünün benim ilgileneceğim ve üzerine tartışmak isteyeceğim bir şey olması çok önemli. Çünkü bu bir başkasının değil, benim işim.

Neslihan İmamoğlu: Özellikle sanat kitaplarıyla ilgileniyorsunuz ve işlerinizde onları birer sanat eseri olarak gördüğünüzü seziyoruz. Aynı bağlamda, mimarlık ve mimarlık kitapları arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

BC: Güçlü bir ilişki olduğunu düşünüyorum; çünkü yapısal olarak benzerlikler taşıyorlar. Bir zamanlar ilgim olmasına rağmen mimarlık okumadım; ama bu konuları tartışmayı oldukça ilgi çekici buluyorum. Bir yapının karmaşıklığıyla yayının karmaşıklığı arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bir kitap hazırlarken basitçe bir temel inşa ediyor; farklı bağlantılar, kısımlar ve bir konuyu ele alma yönteminizin biçimini ve yüzeyini belirliyorsunuz. Bu tip bağlantıların dışında hazırlanış süreci için gerekli bilgi kapasitesinde de benzerlikler olabilir. Mimarlık konusunda bilgi sahibi bir grafik tasarımcı kitaba olumlu katkıda bulunabilir. Aynı zamanda mimarların çoğunlukla kitap maketlerini ve modellerini kendilerinin ürettiğini de biliyorum.

KBE: Mimarlık kitabı çoğu zaman mimari işin anlatıldığı kitaplar oluyor, sanat kitabı için aynı şeyi söyleyemeyiz sanırım…

BC: Bazen anlatıyor; ama bir sanatçı kitabı, sergiyi belgelemenin dışında kendi içinde bir sergi niteliği taşır. Kendi içinde bir bütündür. Kavramsal sanatın sonucudur. Aynı zamanda bugün sanat dünyasında yayıncılık alanında gördüğümüz hareket de kavramsal sanatın sonucudur. 60’larda dahi Lawrence Weiner gibi sanatçılar, fikirler üzerine düşünmek için onları basıyorlardı. Kavramsal sanat sorularını ele almak için insanlar farklı ifade yöntemlerini kullanmaya başladılar, edebiyat da bunlardan biriydi. Bugünse bu alanlar birbirinden çok daha bağımsız.

Nİ: “Collecting Books” projenizde sanat kitaplarını farklı kategorilerde sınıflandırdığınız bir çevrimiçi katalog oluşturmuşsunuz. Katalogda mimarlık kitapları bulunmasına rağmen “Mimarlık”ın bu kategoriler arasında olmaması ilgimizi çekti. Mimarlık kitapları sizin için bu sistemde nerede duruyor ve böyle bir sınıflandırmaya nasıl karar verdiniz?

BC: Bunlar kamusal sanatla bağlantılıydı. Bazen bir sanat eserine dönüşen bir bina veya mimari hareket, bazen de belirli mimari söylemlerle ilişkili sanat eserleri üzerineler. Sanat eseri, mimarlık ve kavramın bir birleşimi hakkında olduklarından farklı bölümlere ayıramıyorsunuz. Bazen de mimarlık kitaplarını, birer sanat eseri olarak ilgi çekici bulduğum için topluyorum.

“Herkes bu alanı kullanıyor ama açık bir kural yok.”

Nİ: Sanat üzerine yayıncılık ve sanat kitaplarının bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

BC: Kitap aynı zamanda gri bir bölge olması açısından önemli. Aslında bugün kitap yaparken kimse bize nasıl yapacağımızı söylemiyor. Bu işe başladığınızda belirli bir noktada insanlar “bunu beğenmelisin” diyebilirler. Bir grafik tasarımcıya giderseniz “önce bunu, sonra bunu, en son da bunu” yapmalısın diyebilir. Ama kitabın kavramsal çerçevesini, yazıları, bunların nasıl biraraya geldiğini… İstediğiniz şekilde yaparsınız, kimse size söylemeyecektir.

Basımevi bazı kurallara uymanızı isteyebilir, ama kendiniz basacaksanız o da size kalmış. Bu da resim, çizim, heykel, video, yeni medya ve fotoğraf gibi alanlara kıyasla kitap için çok önemli bir durum; çünkü tüm bu diğer mecralar, oldukça açık ve nasıl yapılacağı belli. Ama kimse yayıncılık üzerine, kitaplar üzerine konuşmuyor, çünkü bu gri bir alan. Herkes bu alanı kullanıyor ama açık bir kural yok. Bu aynı zamanda olumlu bir durum, çünkü herkes burada doğal davranıyor. Bu birincisi.

Bugün kitabın başarılı olmasının ikinci nedeni ise, birçok insanın üretebilmesi, dijital medyaya kıyasla bilgi depolamak için daha iyi bir ortam olması -sadece sanat dünyası için konuşuyorum, genel olarak değil. Çünkü sanat dünyası her 10 yılda bir iki katına çıkıyor. Şimdiye kadar sanat dünyasına katılımda bulunan bu kadar çok insan hiç olmamıştı; performans, dans, mimarlık, her şey dahil… Bu alan büyüdükçe büyüyor ve çok daha fazla insan bunun bir parçası oluyor.

Son on yıl içinde değişen bir diğer şey ise artık bir sanatçı olarak sergi açtığınız zaman onun farkedilmesi, ama üzerine konuşulmaması. Bugün çok az sayıda sergi tartışılıyor. Diğerlerinin sadece varlığı biliniyor. Bu da sanatçıyı, neredeyse kimsenin görmediği bir sergi üzerine bu kadar zaman ve para harcamanın mantıklı olup olmadığını yeniden düşünmeye itiyor. Gereken maliyet ve enerjiyi kıyaslayınca çoğu sanatçı farklı yollar bulmaya yöneliyor. Örneğin sadece kitaplar için fotoğraf çeken fotoğrafçılar tanıyorum. Bu da fotoğrafın tüm temel fikrini değiştiriyor. Bir imajı değil, bir seriyi düşünüyorlar.

Araştırmalarım sonucu birçok sanatçının bu nedenlerden dolayı kitap üretmeyi tercih ettiğini öğrendim.

Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch Mondscheingasse - Archive”, Viyana, 2016.
Bernhard Cella, “Salon für Kunstbuch Mondscheingasse – Archive”, Viyana, 2016.

Nİ: Yayıncılığın teknik problemleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

BC: Herhangi bir teknik konuda nasıl yapacağını öğrenmenin en iyi yolunun yapmak olduğunu düşünüyorum. Örneğin; ilk defa bir ev inşa ediyorsanız zemin için bir döşeme seçmeniz gerekir ve seçtiğiniz iyi sonuç vermezse yeniden yapmanız gerekir; böylece öğrenmiş olursunuz. Yayıncılıkta da aynısı olduğunu düşünüyorum. Bugünlerde baskı yapmanın pek çok yolu var ve bir baskı makinesiyle kolayca yapılabilir. Koleksiyonumda sadece siyah beyaz bir makineyle basılmış çok başarılı kitaplar var. Harikalar, çünkü üretenler baskı makinesinin kalitesini ve anlamını gerçekten biliyorlar: Makine yeni mi yoksa eski mi? Kağıt düz mü, parlak mı, yoksa mat mı?

Çok yüksek kalitede ve tamamen renkli baskı yapabilme imkanına ulaştığımızdan beri, mesele artık her şeyin en düzgün şekilde basılması değil. Belirli estetik seçimler bir kod oluşturuyor. Mimarlıkta da kapıların yapılışı, yapının cephesi gibi seçimler kodları oluşturuyor. Sadece teknik konularda değil, estetik ile de ilgili. Birebir bağlantılı.

KBE: Önceki projelerinizden biri olan Salon für Kunstbuch, ISBN numarası olmadan çıkarılan kitaplardan oluşan koleksiyonunuzu sergilediğiniz bir mekan. Burada kitapları konusuna göre veya alfabetik olarak düzenlemek yerine renklerine göre ayırmışsınız. Bu da geleneksel bir kitapçıdan farklı bir mekansal ihtiyaç yaratıyor olsa gerek. Bu mekanı nasıl tasarladınız? Kimlerle işbirliği yaptınız? Sahip olmasını istediğiniz mekansal özellikler nelerdi?

BC: Genel anlamda önemli olan yeni bir deneyim yaratmaktı. İnsanlar mekana ilk adım attıklarında onun bir kitapçı olduğunu düşünüyorlar; ama sonra başka bir şey olduğunu farkediyorlar, çünkü hem satın alabilecekleri hem de alamayacakları kitaplar var. Yani koleksiyonun bir sahibi var ve satışta olanlarla sergilenen kitaplar farklı raflara ayrılmamış, hepsi birarada.

Bu mekan benim stüdyom, projeyi Viyana Teknik Üniversitesi’yle işbirliği içinde gerçekleştirdik. Oradaki profesörlerden biri mekanın renk analizlerini yapabilmemiz için bir tarayıcı bile geliştirdi. 2011’de ise Viyana’daki Belvedere Çağdaş Sanat Koleksiyonu benimle iletişime geçti. İnşa edecekleri yeni bir müze, “21st House” için “Salon für Kunstbuch” modelimi yeniden düşünmemi rica ettiler. Klasik bir müze mağazası yerine farklı bir konsept uygulamak istiyorlardı. Böylece sergi ve mağaza arasında bir mekan yarattık.

Diğer bir projem de Viyana Ekonomi ve Güzel Sanatlar Kütüphanesi için ahşaptan yapılmış üç boyutlu bir çizimdi. Bu proje mekanla güçlü bir ilişki kuruyor, stüdyomun dış hatlarını buradaki oda içine -tabii ki kitaplar olmadan- kurdum. Hiçbir şeyin yerini değiştirmemeleri için kendi mekanımı onlarınkinin etrafına inşa ettim.

Bernhard Cella, 9742, yerleştirme, Library of the Academy of Fine Arts, Viyana, (mimar: Theophil Hansen), Viyana, 2013.
Bernhard Cella, 9742, yerleştirme, Library of the Academy of Fine Arts, Viyana, (mimar: Theophil Hansen), Viyana, 2013.

KBE: İnsanlar satın alabilecekleri ve alamayacakları kitaplar arasındaki farkı nasıl anlıyorlar?

BC: Satın almak istediklerinde öğreniyorlar. Kitabın son sayfasına “Bu Kütüphaneye Aittir” diyen bir not koyuyoruz. Böylece kitap sonunda koleksiyonda kalıyor. Bu, kurallardan bir tanesi.

Yani başlangıçta bir kurallar dizisi oluşturdum. Bence böyle bir mekan yaratıyorsanız kurallar çok gerekli. Ama aynı zamanda bu kuralları insanları kontrol etmeden, istedikleri gibi hareket etmelerini sağlayarak koymak da benim için önemliydi. Ayrıca projedeki renk düzenlemesi de tabii ki insanları renkler üzerine eğitmek için değildi.

Mekana gelen insanların sorularını cevaplarken, onların tamamen belli bölümlerle ilgilendiklerini gördüm: Fotoğraf, çizim gibi bir konunun teorisiyle ilgili, belirli bir kitap çeşidi arıyorlardı. Bunu gördükten sonra son derece şekilsel ve basit bir düzene geri dönsem durumun farklılaşacağını düşündüm: bu da renk oldu. Ayrıca bu kitapların çoğunda rengin özel bir anlamı da var. Çünkü unutmamalıyız ki bunlar bir yayıncı için çalışan bir grafiker tarafından tasarlanmadı. Yayıncıların genellikle tüm kitaplar için belirli tasarımları oluyor; kapakta başlıklar ve resimler değişebiliyor; ama kitabın geri kalanı aynı oluyor. Yazarlar yayıncılığı da kendileri üstlendiğindeyse renge, başlığa, boyuta, kağıdın dokusuna kendileri karar verebiliyorlar.

Dolayısıyla Salon für Kunstbuch’a girdiğinizde bir üretim yığını görüyorsunuz, çünkü her şey birbirinden farklı. Biz de “sadece sarı kitapları sergilesek nasıl olur” dedik. Bu bir ay sürdü. Çok farklı konularla bağlantı kurabiliyorsunuz, ama hepsi sarı renkli kitaplar. Arasanız bulamayacağınız bağlantıların karşınıza çıkmasıyla şaşkınlık yaşıyorsunuz. İlk anda insanlar “aradığımı bulamıyorum” da diyebiliyorlar, ben de “ama aramadığını bulabiliyorsun” diyorum. Ayrıca sanat bu anlamda bağlantı kurmak için güzel bir yol, hep şaşırtıyor.

“Kitabın tanımı da bugün 30 yıl öncekine kıyasla değişmiş durumda.”

KBE: Arter’in evsahipliği yaptığı, Bilge Friedlaender’in sanat kitaplarını da içeren sergi kapsamında bir atölye çalışması yürütmek üzere davet edildiniz. Bu çalışmanın kapsamı nedir? Bilge Friedlaender’in kitaplarıyla bir bağlantısı var mı?

BC: Bence sergi bir sanatçının 70’ler ve 80’lerdeki bakış açısını yansıtıyor ve bu bakış açısı günümüzde oldukça değişmiş durumda; çünkü unutmamalıyız ki artık dijital çağdayız. Bu sadece lafta değil; gerçek anlamda hayatlarımızı, birbirimizle etkileşimimizi, baskı ve kağıda bakış açımızı değiştiren bir anlam taşıyor. Artık çoğu bilgiyi telefondan veya internetten alıyoruz. Kitabın tanımı da bugün 30 yıl öncekine kıyasla değişmiş durumda.

Bu atölye çalışmasında benim için önemli olan kitap maketleri üzerine çalışmak, yani denemek. Bir kitap maketini kendiniz çok basit bir şekilde yapıp fikrinizi dener, etkisini görürsünüz. Bugün katılımcılardan kütüphaneye gidip ilgilerini çeken bir kitap seçmelerini ve bu kitap üzerine yeni bir kitap üretmelerini istedim. Böylece seçtikleri yayın üzerine düşünmeleri ve ona bir tepki olarak ne üreteceklerini bulmaları gerekiyor. Kitap maketleri üzerine çalıştık. Benim getirdiğim sanatçı kitapları üzerine tartışmalarımız ve üretimlerin karışımıyla geçen bir gündü.

Bence önemli olan başlamak, çünkü bazen insanlar başlıklar üzerine çok uzun konuşuyorlar, ama öğrenmenin tek yolu onu yapmak. Bu nedenle konunun grafik tasarımla ilgili olduğunu düşünmüyorum, sanatçının kendisiyle ilgili. Bir kitabı çok basit şekilde elle yapabilirsiniz; sayfaları birleştirirsiniz; görür, üzerine düşünür, yeniden denersiniz… Artık herkesin evinde yazıcı var. Bu konuya merak salan kişileri ve seçtikleri teknikleri görmek bana çok ilginç geliyor.

Tabii ki bu çok kısa bir atölye olduğu için sadece katılımcıların konuyla ilgilenip ilgilenmediklerini görmeleri için bir şans niteliği taşıyor. Yayıncılık ise oldukça yavaş ilerleyen bir süreç.

“Eski kitap yapımı fikirlerine bağlı değilim.”

KBE: Teknik demişken, atölye çalışmanızda dijital araçlar kullanılıyor mu?

BC: Her şeyi kullanabilirler; dijital veya analog olması umrumda değil. Eski kitap yapımı fikirlerine bağlı değilim, çünkü 60’larda başlayan, 70 ve 80’lerde güçlenerek devam eden bazı akımlar, kitabı bir obje olarak ele alıyorlardı ve böyle hazırlanan bir kitaba rahatça bakamıyordunuz. İnsanların kitabı başka bir şeye dönüştürmekle ilgililendikleri bir dönem vardı. Ama şu an, benim bakış açımdan, kitabı dijital medyaya ilişkin bir alternatif olarak kullanmak çok daha ilgi çekici.

Nİ: Projeleriniz üzerine “No ISBN” isimli bir kitap hazırladınız. Bize kısaca anlatır mısınız?

BC: Bu yayın benim 2009’da başladığım bir projeydi. ISBN’nin önüne sadece “No” kelimesini ekledim ve New York’ta bir poster performansı gerçekleştirdim. İnsanlardan ürettikleri yayınları stüdyoma göndermelerini istedim. Bilginin internete de yayılmasıyla aldığım ilgi çok şaşırtıcıydı; Kuzey Amerika, Japonya, Avrupa gibi dünyanın çok farklı köşelerinden yaklaşık 500 gönderim oldu. Bunları sergilemek üzere topladım. Daha sonra ISBN numarası olmadan yayınlananları toplamaya karar verdim. Kitabım; bugüne kadar topladığım tüm kitapların bir dökümü, bunu neden yaptığımla ilgili bir söyleşi, stüdyomun dönüşmeden önceki kitaplarla dolu hali ve sonrasında farklı sergileme düzeni ve raflar eklenmiş hali, üç boyutlu modelleri gibi birçok şey içeriyor.

Kitapta ayrıca yayıncılığın tarihine dair bilgiler yer alıyor. Örneğin Virginia Woolf, ilk kitabını eşiyle birlikte basmış ve sadece 27 kopya yapabilmiş. Bunun dışında kitap fuarları konusunda çalışan İsveçli bir küratörle röportaj ve farklı birçok konu yer alıyor. Kitaba internetten ulaşılabiliyor.

“Bireysel yayıncılık internet olmadan mümkün olmazdı.”

Nİ: İnternet, kitap ve bireysel yayıncılık ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

BC: Bireysel yayıncılık internet olmadan mümkün olmazdı. Bence internet ve kitap ilişkisini düşündüğünüzde bu durum çok önemli, fotoğraf ve film ilişkisine çok benziyor. Başta internetin kitabı öldüreceği konuşuluyordu; ama bence bugün kendiliğinden oluşan güçlü bir bağlantı var; çünkü insanlar bir yayına ulaşmak için interneti kullanıyorlar.

Kitap aynı zamanda bilgiyi saklamanın ucuz bir yolu. Eğer bir internet siteniz varsa onu orada tutmak için sonsuza dek ödeme yapmalısınız, sorun da bu. Kimse bunu konuşmuyor; ama eğer o ödemeyi yapmazsanız websiteniz gider. Kitap ise yüzyıl durabilir. Konu ne tip bilgi saklamak istediğinizle ilgili. O yüzden bugün bu kadar çok seçeneğimizin olmasının harika olduğunu düşünüyorum.

Bireysel yayıncılık son derece demokratik bir şey; çünkü bir fikri olan herkes onu bir yayına dönüştürebilir. Bu nedenle diğer mecralardan da oldukça farklı. İyi ve kötü arasında çok kesin bir çizgi olmaması ve fikirlerin kolayca paylaşılması insanların bu ortama katılmak istemesini sağlıyor. Ben sanatın demokratik olduğunu düşünmüyorum; ama kitabı demokratik bir ortam olması bakımından seviyorum.


*K. Bilge Erdem, Neslihan İmamoğlu, “Bernhard Cella ile Sanat Kitapları Üzerine”, Arredamento Mimarlık, Şubat 2017/306, s. 102-107.