ACE Mimarlık, “Normal Şartlar Altında” belgeseliyle 40 yılı aşkın üretim pratiğini, ofis kültürünü ve mimarlık anlayışını kayıt altına alıyor. ACE Mimarlık Kurucu Ortağı Orçun Ersan ile başkentte üretim yapmanın sorumluluğunu, meslekte kuşak aktarımını, kolektif çalışma kültürünü ve kurumsal dönüşümlerini konuştuk.

ACE Mimarlık, 40 yılı aşkın süredir özellikle Ankara’nın öne çıkan yapılarında imzası olan bir ofis. Bu noktada kente dair sorumluluk yaklaşımınız da dikkat çekiyor. Bu duruş tasarım süreçlerinize nasıl yansıyor, başkentte üretim yapmak sizin için ne ifade ediyor?
Ben Ankara’da büyüdüm ve meslek hayatımın tamamına yakınını burada geçirdim. Dolayısıyla Ankara benim için sadece üretim yaptığımız bir şehir değil; aidiyet hissettiğim, sorumluluk duyduğum bir kent. Aynı zamanda Ankara çok güçlü bir hikâyenin üzerine kurulmuş bir şehir. Cumhuriyet’in modernleşme ideallerini taşıyan bir kent. Ama hızlı büyümenin, dönüşümün ve zaman zaman plansız gelişmenin sonuçlarını da yaşıyor. Ankara’yı farklı kılan özelliklerden biri de birçok kent gibi güçlü doğal referanslarla değil, büyük ölçüde yapılı çevresiyle tanımlanıyor olması. Kentin karakteri, hafızası ve gündelik yaşamı önemli ölçüde ürettiğimiz mekânlar üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle burada tasarlanan her yapı kendi kullanıcılarının ötesinde kentin bütününe dokunan bir etki yaratıyor. Biz her projeye yalnızca bir yapı tasarlamak olarak bakmıyoruz. Yapının bulunduğu çevreyle kurduğu ilişki, kullanıcılarına sunduğu yaşam kalitesi ve kente kattığı değer tasarım sürecinin ayrılmaz parçaları. Çünkü yaptığımız her yapı, kentin geleceğine bırakılmış bir iz. Başkentte üretim yapmak da bu nedenle bizim için yalnızca mesleki bir faaliyet değil; yaşadığımız kente karşı sorumluluğumuzu yerine getirme biçimi.
Yaptığımız her yapı, kentin geleceğine bırakılmış bir iz. Başkentte üretim yapmak da bu nedenle bizim için yalnızca mesleki bir faaliyet değil; yaşadığımız kente karşı sorumluluğumuzu yerine getirme biçimi.

40. yıl, ofisiniz için nasıl bir önem taşıyor? Bu yolculuğu bir belgesele dönüştürme fikri nasıl ortaya çıktı?
40 yıl, bir mimarlık ofisi için oldukça kıymetli bir eşik. Çünkü mimarlık sadece proje üretmekle sınırlı değil; aynı zamanda bir kültür, bilgi birikimi ve deneyim aktarımı oluşturma pratiği. Biz bu sürece hiçbir zaman yalnızca yapılan binalar üzerinden bakmadık. Arkasında insanlar, ekipler, dostluklar, mücadeleler ve çok yoğun emek var. Belgesel fikri de tam olarak buradan doğdu. Yapıları anlatmanın ötesinde, o yapıların arkasındaki düşünceyi, üretim kültürünü ve insanların hikâyelerini görünür kılmak istedik. Bu anlamda Normal Şartlar Altında, yalnızca bir mimarlık ofisinin hikâyesini anlatan bir çalışma değil, mimarlığın ne kadar büyük bir emek, sorumluluk ve süreklilik gerektirdiğini ortaya koymaya çalışan bir kayıt niteliğinde.
Normal Şartlar Altında, yalnızca bir mimarlık ofisinin hikâyesini anlatan bir çalışma değil, mimarlığın ne kadar büyük bir emek, sorumluluk ve süreklilik gerektirdiğini ortaya koymaya çalışan bir kayıt niteliğinde.

ACE Mimarlık’ın hikâyesi aynı zamanda bir kuşak aktarımı yolculuğu. İkinci kuşak olarak bir mimarlık ofisinin içine doğmak, onu içeriden görmek ve sonra o yapının sorumluluğunu devralmak sizde nasıl bir bilinç yarattı? Bir mirası sürdürmekle onu dönüştürmek arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Ben mimarlığın içine sonradan girmiş biri değilim. Çocukluğum ofiste geçti diyebilirim. Dolayısıyla mimarlık benim için bir meslek olmanın ötesinde bir yaşam biçimi olarak şekillendi. Böyle bir yapının içinde büyümek önemli bir avantaj sağlıyor ama beraberinde ciddi bir sorumluluk da getiriyor. Çünkü devraldığınız yalnızca bir kurum değil; yıllar içinde oluşmuş bir birikim, kültür ve insanların zihninde yer etmiş bir güven ilişkisi. Ben hiçbir zaman amacımı geçmişi tekrar etmek olarak görmedim. Aynı mimarlığı yapmaya çalışsaydık, başarılı olamazdık. Çünkü dünya değişiyor, kentler değişiyor, üretim biçimleri değişiyor. Önemli olan geçmişi doğru anlamak, onu korumaya çalışırken durağanlaştırmamak ve değişen koşullar içerisinde yeniden yorumlayabilmek. Temel değerleri korurken yeni dönemin ihtiyaçlarını doğru okuyabilmek ve geleceğe taşıyabilmek gerekiyor. Bence kuşak aktarımının en sağlıklı ve sürdürülebilir hâli de tam olarak burada yatıyor.
Aynı mimarlığı yapmaya çalışsaydık, başarılı olamazdık. Çünkü dünya değişiyor, kentler değişiyor, üretim biçimleri değişiyor. Önemli olan geçmişi doğru anlamak, onu korumaya çalışırken durağanlaştırmamak ve değişen koşullar içerisinde yeniden yorumlayabilmek.

Ahmet Can Ersan’ın üretim kültürüyle sizin bugün kurduğunuz çalışma modeli arasında hem güçlü bir devamlılık hem de belirgin bir dönüşüm hissediliyor. Sizce iki dönem arasındaki temel fark ne? Bugün aynı mimarlığı yapmak neden artık mümkün değil?
Can Ersan kuşağında mimarlık daha çok usta mimar etrafında şekillenen bir üretim modeline sahipti. Ofisler daha küçüktü, karar süreçleri daha merkeziydi ve projelerin ölçeği ile karmaşıklığı günümüzden farklıydı. Bugün ise mimarlık çok daha fazla uzmanlık alanını bir araya getiren, çok katmanlı ve disiplinlerarası bir üretim süreci hâline geldi. Dolayısıyla tek bir kişinin her kararı aldığı ve tüm süreci yönettiği bir modelin sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. ACE’nin bugünkü organizasyon yapısı da bu dönüşümün bir sonucu. Farklı uzmanlık alanlarında çalışan direktörlüklerimiz, proje koordinatörlüklerimiz ve kendi içerisinde üretim kültürü geliştiren ekiplerimiz var. Bugün yaklaşık 9 farklı ekip, kendi dinamikleri ve sorumluluk alanlarıyla adeta bağımsız mimarlık ofisleri gibi çalışıyor. Bu yapı hem büyümeyi mümkün kılıyor hem de farklı bakış açılarını aynı çatı altında bir araya getiriyor. Üstelik bu organizasyon da sürekli gelişiyor ve yeni ihtiyaçlar doğrultusunda dönüşmeye devam ediyor. Ancak değişmeyen bazı temel değerler var. Yapılan işe duyulan saygı, tasarımın ciddiyetine olan inanç ve mimarlığın toplumsal sorumluluğunu unutmamak. Bence iki dönem arasındaki en güçlü bağ da bu değerler.

Bugün büyük ekiplerle, çok disiplinli bir yapı kurmuş durumdasınız. Ama mimarlık hâlâ çoğu zaman “tek yaratıcı figür” üzerinden anlatılıyor. Siz bu “usta mimar” fikrine ve diğer tarafta kolektif üretme pratiğine nasıl bakıyorsunuz?
Ben mimarlığın bugün artık kolektif bir üretim alanı olduğuna inanıyorum. Bir yapının ortaya çıkabilmesi için mimarlar, mühendisler, peyzaj mimarları, iç mimarlar, danışmanlar ve çok sayıda uzman birlikte çalışıyor. Böyle bir süreçte üretimi tek bir kişiye atfetmek, sürecin doğasını eksik tanımlamak olur. Farklı seslerin ve farklı bakış açılarının bulunduğu ortamları her zaman daha değerli buluyorum. Çünkü tasarım ancak tartışıldığında gelişiyor. ACE’de oluşturmaya çalıştığımız kültür de bu anlayış üzerine kurulu. Fikirlerin karşılaşabildiği, eleştirinin üretimi geliştirdiği ve herkesin katkı sunabildiği bir ortam yaratmaya çalışıyoruz. Bugün yaklaşık 70 kişilik bir ekiple çalışıyoruz. Farklı proje ekiplerinin eş zamanlı olarak üretim yaptığı, deneyimlerini birbirleriyle paylaştığı ve ortak bir tasarım kültürü etrafında buluştuğu bir yapı kurmaya gayret ediyoruz. Bu ölçekte ve çeşitlilikte üretim yapabilmenin yolu da bireysel yaklaşımlardan çok, güvene dayalı ekip çalışmasından geçiyor. Dolayısıyla bugün iyi mimarlık, farklı disiplinlerin ve farklı bakış açılarının ortak üretiminden doğuyor. Değerli olan tek bir kişinin cevabı değil, birlikte daha güçlü, daha nitelikli ve daha kalıcı sonuçlar ortaya koyabilmek.
Ben mimarlığın bugün artık kolektif bir üretim alanı olduğuna inanıyorum. Bir yapının ortaya çıkabilmesi için mimarlar, mühendisler, peyzaj mimarları, iç mimarlar, danışmanlar ve çok sayıda uzman birlikte çalışıyor. Böyle bir süreçte üretimi tek bir kişiye atfetmek, sürecin doğasını eksik tanımlamak olur.

Belgeselde sık sık “sahicilik”, “yaşanabilirlik” ve “kentle ilişki kurmak” gibi kavramlar öne çıkıyor. Bu kavramlar sizin pratiğinizde nasıl mekânlaşıyor?
Bizim için mimarlık yalnızca kapalı alan üretmek değil, yaşam üretmek anlamına geliyor. Bir yapının metrekareleri doğru olabilir, teknik açıdan kusursuz olabilir; ancak insanlarla bağ kuramıyorsa eksik kalır. Sahicilik dediğimiz kavram da burada başlıyor. Yapının bulunduğu yerle, kullanıcıyla ve gündelik hayatla gerçek bir ilişki kurabilmesi gerekiyor. Yaşanabilirlik ise konforla ilgili olduğu kadar; insanların o mekânda vakit geçirmek istemesi, aidiyet geliştirmesi ve yaşamlarını zenginleştirebilmesiyle de ilgili. Bu nedenle projelerimizde yapı kadar açık alanları, peyzajı, sosyal ilişkileri ve kullanıcı deneyimini de önemsiyoruz. Özellikle konut projelerinde plan kurgusuna, yönlenmeye, iç ve dış mekân ilişkilerine ve ortak yaşam alanlarının niteliğine büyük önem veriyoruz. Çünkü insanların hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdiği mekânlar tasarlıyoruz. Kullanıcısı önceden tanımlı yapılarda ihtiyaçları daha doğrudan okuyabilme şansımız oluyor; kullanıcısı henüz belli olmayan yapılarda ise farklı yaşam senaryolarını, değişen ihtiyaçları ve uzun vadeli kullanım alışkanlıklarını öngörmeye çalışıyoruz. Tasarımın esnekliği, mekânın zaman içerisinde değerini koruyabilmesi ve kullanıcıyla kalıcı bir bağ kurabilmesi bu noktada önem kazanıyor. Sonuçta kent hafızası da bu şekilde oluşuyor; insanların bağ kurabildiği, hatırladığı ve yeniden dönmek istediği mekânlar üzerinden. Bizim için kentle ilişki kurmak da tam olarak burada başlıyor.
Bizim için mimarlık yalnızca kapalı alan üretmek değil, yaşam üretmek anlamına geliyor. Bir yapının metrekareleri doğru olabilir, teknik açıdan kusursuz olabilir; ancak insanlarla bağ kuramıyorsa eksik kalır.

ACE Mimarlık, yeni mezunlar ve öğrenciler için de bir okul işlevi görüyor. Ofisin üretim süreçlerinde genç mimarlar ile nasıl bir diyalog geliştiriyorsunuz?
Mimarlığın önemli bir kısmı okulda değil, üretim sürecinin içinde öğreniliyor. Bu nedenle genç arkadaşlarımızın yalnızca görev alan kişiler değil; fikir üreten, sorgulayan ve sürece katkı sunan bireyler olmalarını önemsiyoruz. ACE’nin bugün geldiği noktada stajyer olarak başlayıp yıllar içinde yöneticilik pozisyonlarına kadar yükselen birçok arkadaşımız var. Bu bizim için son derece kıymetli. Bilginin paylaşılabildiği, eleştirinin üretimi geliştirdiği ve gelişimin desteklendiği bir çalışma ortamı oluşturmaya çalışıyoruz. Ancak bu paylaşım kültürünü sadece ofis sınırları içerisinde tutmamaya da özen gösteriyoruz. Bu anlayışla hayata geçirdiğimiz ACE Online Programı aracılığıyla öğrencilerle ve genç meslektaşlarımızla bir araya geliyor; mimarlık üzerine düşünmeyi, tartışmayı ve deneyim paylaşımını sürdürüyoruz. Sonuçta bizim için önemli olan yalnızca proje üretmek değil, aynı zamanda mesleğin geleceğine katkı sağlayacak bir ortam oluşturabilmek. ACE’nin bir proje ofisi olmasının yanında bir öğrenme, paylaşma ve birlikte gelişme kültürü üretmesini de bu nedenle değerli buluyorum.

1985’ten bugüne gelen deneyim ve birikimiyle bundan sonra ACE Mimarlık’ın önünde nasıl bir yol görüyorsunuz?
Geleceği kesin tariflerle tanımlamayı çok doğru bulmuyorum. Çünkü mimarlık sürekli değişen bir alan ve her dönem kendi sorularını, kendi ihtiyaçlarını beraberinde getiriyor. Ama şunu söyleyebilirim; ACE’nin önümüzdeki dönemde de kentle ilişkisini güçlü tutan, yeniliklere açık ve üretim kalitesinden taviz vermeyen bir çizgide ilerlemesini istiyorum. Bugüne kadar oluşturduğumuz birikimi korurken, onu yeni coğrafyalara ve yeni ölçeklere taşıyabilmek de önemli hedeflerimizden biri. Özellikle uluslararası alanda daha fazla üretmek, farklı kültürlerle ve farklı kentlerle temas kurmak istiyoruz.
Benim için en önemli konu, kurumun kişilerin ötesinde yaşayabilmesi. Çünkü mimarlık bireylerden daha uzun ömürlü bir alan. ACE’nin gücünü de burada görüyorum; tek bir kişinin hikâyesinden değil, yıllar içinde oluşmuş bir kültürden, ortak bir üretim anlayışından ve birlikte üretilen bir birikimden besleniyor. Bu nedenle insanların gelecekte ACE’yi yaptığı yapılar kadar mimarlığa yaklaşımı, üretim kültürü, yetiştirdiği insanlar ve kentlere bıraktığı izlerle de hatırlaması benim için en büyük başarı olur. Geleceğe dair kesin tarifler yapmak istemiyorum, ancak koşullar ne olursa olsun mimarlık için üretmeye, kentlerle ilişki kurmaya, kendimizi güncel tutmaya, öğrenmeye ve yenilenmeye devam edebilirsek doğru yönde ilerlediğimizi düşüneceğim. Çünkü günün sonunda mesele yalnızca ne ürettiğiniz değil; nasıl ürettiğiniz, hangi değerlerle ürettiğiniz ve geride nasıl bir miras bıraktığınız.

Normal Şartlar Altında belgeselinin bi_özet‘te yayınlanan detaylı haberine buradan ulaşabilirsiniz:
Mimarlık, Kent ve Yaşam Üzerine Bir Belgesel: “Normal Şartlar Altında” 21 Nisan’da TOD’da!
