[Söyleşi]: “Konuya 360 derece bakarak tüm müşteri ihtiyaçlarına hitap etmeye çalışıyoruz”

K. Bilge Erdem ve Sezgin Aksu

Addo Furniture Art Direktörü/Tasarımcısı ve AKSU/SUARDI Stüdyosu Kurucusu Sezgin Aksu ile çalışma mekanları için tasarımlarını, marka-tasarımcı işbirliği süreçlerini ve yurtdışı gözlemlerini konuştuk.

Addo ile çalışmaya ne zaman ve nasıl başladınız? İşbirliğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Addo için yeni tasarımların üretilmesi süreçleri nasıl gelişiyor?

Tanışmamız 2012’nin sonuna denk geliyor, 2013 yılı civarında da çalışmaya başladık. Tanıştığımızda Addo’nun showroomu Çağlayan’daydı. İlk iletişime geçtiğimizde kim olduklarını tam olarak bilmiyordum. 20 yıllık köklü bir firmaydı fakat bazı eksikleri vardı. Birbirimizi anlamak için bir süre İstanbul ve yurtdışında görüşmelerimiz oldu; çünkü her iletişim kuran markayla çalışma kararı almıyorsunuz, birbirinizi anlamanız gerekiyor. Bu tip işbirlikleri için çok büyük yatırımlar şart. Strateji belirlemek, gerçekten bunu uygulama imkanları var mı yok mu anlamak, tüm bunlar çok büyük adımlar gerektiriyor. Bunların hepsi konuşulduktan sonra olumlu bir geridönüş gelince çalışmaya başladık.

Böyle bir işbirliğinde en önemli konu karşınızdaki insanlar. Küçük veya büyük bir firma olsun, insanlar anlaşamazsa devamı olmaz. Sonuçta her işbirliği küçük bir evlilik gibi oluyor. Ben karşımda çok iyi ve açık fikirli insanlar buldum: Önünüze taş koymuyorlar. Diğer işbirliklerimden gözlemlediğim kadarıyla firma sahipleri tasarımcı olduğunda diğer tasarımcının karar özgürlüğü kısıtlanıyor. Burada ise tam tersi söz konusu: Bizler profesyonel anlamda uğraşıyoruz ve karşımızdan güven görüyoruz.

Bir yandan markanın Sanat Yönetmeni olarak da görev aldığım için kararları beraber veriyoruz. Özellikleri ürünlerin estetik, tasarımsal ve stratejik açılardan girdileri bizden geliyor. Sonrasında fikirlerimizi paylaşıp en doğru şekilde karar alıyoruz.

Biz çalışmaya başlamadan önce Addo, başka markalardan aldığı ürünlerden oluşan küçük bir koleksiyona sahipti. Şimdi ise onları kaldırdık, başka markalardan da ürün almıyoruz; çünkü önemli olan Addo’nun kendi ayakları üstünde durmasıydı. Bunun için kendi koleksiyonuna sahip olması gerekiyordu. Gördüğünüz tüm ürünler son beş sene içinde çok büyük yatırımlarla ortaya çıkarıldı. Bu süreçte marka yöneticileri tasarımları kısıtlamadı.

İlk başta uygulama konusunda şüphelerimiz oldu: çünkü marka, öncesinde kalıp tekniği, önemli bazı mekanizmalar ve malzemeler ile çalışmamıştı. Bizim Milano’daki çalışmalarımızdan bu konuda tecrübelerimiz vardı ve böylece birbirimize yardım ettik. Şimdi son derece kolay yürütüyoruz bu süreçleri. Artık bir tasarımı verdikten sonra geri dönüşün iyi olacağını ve zaman kaybedilmeyeceğini biliyorum.

Sistemlerimizi gerçekleştirirken zaten tüm farklı çalışma biçimlerini düşünüyoruz.

Çalışma mekanları için tasarım yaparken mekansal eğilimleri, hedef kitlesini ve hedef kitlenin çalışma biçimini nasıl takip ediyorsunuz?

Konuya 360 dereceden bakarak tüm müşteri ihtiyaçlarına hitap etmeye çalışıyoruz. Bu amaçla Bridge’den Hub’a, farklı pek çok üründen oluşan sistemler üretiyoruz. Örneğin Hub’da varolan ana strüktüre farklı malzemeler ekleyebiliyoruz: Ayaklarını müşteriye göre değiştirebiliyoruz. Executive sistemlerde de aynısını uyguluyoruz. Yönetici alanlarında dahi müşteriler birbirinden çok farklı ve her birine hitap edecek ürünümüz olsun istiyoruz.

Addo için ürettiğiniz yeni koleksiyon HUB, çalışma ortamına nasıl bir yaklaşımın ürünü? HUB ne tür bir çalışma mekanı ve tarzına hizmet ediyor? HUB hedeflediği bu çalışma mekanına nasıl bir katkı sunuyor?

Sistemlerimizi gerçekleştirirken zaten tüm farklı çalışma biçimlerini düşünüyoruz aslında. Odalardan oluşan kapalı bir ortam sözkonusu olsa da sistemimizi kullanabiliyoruz. Tasarım “hub” kavramıyla şöyle ilişkileniyor: İstanbul, Frankfurt, Paris gibi şehirlerin hepsi birer hub; çünkü hepsinde farklı detaylar bir araya gelip fonksiyonları değiştiriyor. Biz de küçük veya büyük, açık veya kapalı tüm mekanları, mobil ofis, co-working gibi farklı sistemleri kapsamayı amaçlıyoruz. Başarılı da oluyoruz çünkü bir ana strüktürü, hem tek masa hem çoklu masa (isterseniz 2 km masa dahi kurabilirsiniz) sistemlerine dönüştürebiliyoruz.

Bu tip sistemlere imkan sunmasının yanında esnek olması bizim için çok önemliydi. Aynı strüktürü farklı malzemeden ayaklarla kullanabilmek, müşteri bir süre sonra masanın ayak modelini değiştirmek istediğinde bunu kolayca yapabilmemizi sağlıyor. Zaten masaların en estetik yanının ayak modelleri olduğunu görüyoruz.

İtalya’da akustik üzerine faaliyet gösteren Caimi markasıyla da birlikte çalışıyoruz. Hem bu markadan hem de kendimize ait akustik panel ve bölücüler kullanıyoruz. Bu panel ve bölücüler piyasada sunulan çoğu ürünün aksine gerçek akustik özellik taşıyor.

Masalarımızın yükseklikleri de standart ve 110 cm olarak çeşitlilik gösteriyor. Bunların hepsi ayak modelleriyle farklılaştırılıyor.

K. Bilge Erdem ve Sezgin Aksu

Masa strüktürlerinin esnekliğini yazı yazma panelleri, dolaplar, dolap üzeri oturma imkanları, raflar gibi seçeneklerle artırıyoruz.

İtalya’da yaşayan ve çalışan, ancak Türkiye’deki markalar için birçok işbirliği gerçekleştiren bir tasarımcısınız. İtalya ve Türkiye’de ürün tasarımı çalışmalarını nasıl karşılaştırırsınız?

Aslında ülkeye değil markaya göre değişiyor artık. Ülkeler arası çok büyük bir fark olduğunu söyleyemem. Türkiye’de başka markalarla da çalıştım: başka markalarda gördüğüm zorlukları Addo’da görmedim.

İtalya’daki bir markayla çalıştığınızda ise zorlukları düşünmüyorsunuz bile. Demek istediğim; bir tasarım yapıp markaya teslim ettiğinizde “acaba bunu yapabilirler mi” sorusu aklınızda kalmıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra seri üretim konusunda Avrupa’da edinilen tecrübe ve know-how zaten ellerinde. Türkiye’de ise bu sorular akla geliyor.

Örneğin kalıp gerektiren bir tasarım sunduğumuzda kalıp yapma imkanlarının kısıtlı olduğunu, istediğimiz gibi yapamayacaklarını duyabiliyoruz. Bazı malzemelerin kullanılamayacağını öğrenebiliyoruz. Böyle olunca seçeneklerimiz daralıyor, ama İtalya’da bu daralma yok. İstediğimiz gibi her şeyi kullanabiliyoruz ama bu sefer de son fiyatın ne çıkacağı bir sorun olabiliyor. Ama bu tüm dünyada her markanın karşılaştığı bir problem zaten.

Addo için dahi bazı ürünlerin prototiplerini İtalya’da yaptırıp getirtiyordum. Burada üretici firmalarla görüşüp aynısını yapmaya çalışıyorduk. En başta bu tip zorluklar yaşadık; yastık rahatlığı, kumaş kalitesi, dikiş tarzı gibi birçok şeyi sıfırdan denememiz gerekti.

Bu, yine de her marka için geçerli değil. Addo’nun da yatırım açısından attığı büyük adımlardan sonra bu tip konuları düşünmüyoruz.

İleride ne olacağını tam bilmediğimiz için tasarladığımız parçaların olabildiğince esnek olmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Sizce çalışma mekanları ne yönde gelişiyor? Türkiye ve yurtdışındaki gelişimler benzerlik gösteriyor mu veya nasıl farklılık gösteriyor?

Sektörlere göre çalışma tarzları da çok değişiyor. Bankacılık sektörüyle yaratıcı bir sektörün çalışma koşulları aynı değil. Önceden açık ofislerin çok iyi olduğunu düşünürdük ama tam tersine bunlarda insanların çalışma performası konusunda geridönüşler çok yüksek değil. Bu yüzden akustik konusu bugün çok önem kazanmaya başladı. Belki hala oda oda yapmıyoruz ofisleri ama “koza” dediğimiz küçük çalışma ortamları oluşturmaya çalışıyoruz.

Diğer bir yandan mobil ofisler üzerine çok çalışmaya başladık. Ofisin içinde herkesin sabit bir yeri olduğu düşüncesi kırılıyor. Co-working alanları da bunun bir örneği.

Çin’de “geleceğin ofisi” üzerine bir sunum gerçekleştirdim ve gördüm ki orada da insanlar tüm ofislerini çantalarında taşıyorlar. Bilgisayarlarını çantalarından çıkardıkları anda her yerde çalışabiliyorlar. Bu değişim %100 global çünkü örneğin “yaratıcı” sektörlerde Çin, Amerika, Avrupa veya Türkiye’de çalışılan ortamlar birbirlerinden çok farklı değil.

İleride ne olacağını tam bilmediğimiz için de tasarladığımız parçaların olabildiğince esnek olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bu bize istediğimiz ortamı kurabilme özgürlüğü veriyor.