Kreatif Mimarlık kurucularından Aydan Volkan ile mimarlık eğitiminde ofis stajı süreci ve sağlık projeleri üzerine konuştuk.
Yoğun tempoyla çalışan bir ofis olarak stajyer alımlarınızı çok düzenli gerçekleştiriyorsunuz ve bu konuya sistematik bir yaklaşıma sahipsiniz. Örneğin en az iki ay kesintisiz staj yapılması şartınız var. Birçok mimarlık ofisi stajyeri ofis için bir yük olarak görürken sizin böyle bir önem vermeniz hangi sebeplerden kaynaklanıyor?
Birinci neden esasen okulun mimarlık için tek eğitim alanı olmaması. Diğer mesleklerde belki böyle olabilir ama mimarlık için durum farklı. Biz okulların zorunlu kıldığı 21 günlük ofis ve şantiye stajını anlamlı kılmak istiyoruz. Bence bu üzerine tartışılması gereken bir durum. Biz on yıl önce bu uygulamayı başlattığımızda günün birinde birileri belki bu tartışma ortamını oluşturur diye düşündük… Bu durum hala devam ediyor. On yıl önce de “stajyerlerle nasıl daha fazla birlikte olalım” diye soruyor, biz onlara vakit ayıralım, onlardan bir şeyler alalım istiyorduk. Ofis olarak ortaklı bir yapımız var ve her zaman genç neslin bize katkısından verim aldık. Bu karşılıklı oluşturulan bir sinerji. On yıl önce bu programdan yararlanıp, stajyerimiz olup bugün hala bizimle çalışan 2 proje yöneticisi ve bir çalışan mimar arkadaşımız var.
Bu uygulama bizim için de iyi oluyor, çünkü ilanlardan iş alımı yapmak biraz yazı tura atmak gibi geliyor bana. Bir CV okuyorsunuz ve yalnızca bir kere görüşüyorsunuz. Halbuki staj döneminde sizinle olan biri daha iyi bir seçim oluyor. Bu sene toplamda 108 başvuru aldık ve biz aralarından 4 tanesi seçtik. Normalde 6-8 arasında tutmaya çalışıyoruz, ama bu seneki seçici kurul 4 taneye indirgedi. Dolayısıyla tek başımıza da seçmiyoruz; sürece dışarıdan katkıda bulunan, Ömer Kanıpak, Kerem Piker ve Murat Şahin gibi isimlerin de aralarında bulunduğu bir Seçici Kurulumuz var. Günün birinde Kreatif Mimarlık’ı birilerinin devam ettirmesini sağlamak için kurumsal bir yapı oluşturmaya çalışıyoruz. Bunun devam etmesi için daha fazla duyurmak da çok önemli olduğundan uygulamanın bilinmesi beni çok sevindiriyor. Bizden sonra birçok mimarlık ofisi de bu tarz staj programları yapmaya başladı.
Artık onların dönemi başlıyor; ‘Y’ kuşağının kullanacağı yapılar yapıyoruz…
Bizimle çalışan stajyerler iki ay boyunca ofiste o projeyle ilgilenen mimarlarla birlikte hem ofisin güncel projeleri üzerine çalışıyor, hem de bunun dışında kendilerine verilen konu üzerine bir proje hazırlıyorlar. Daha sonra, onları stajyer olarak seçen Seçici Kurul bu projeler içinden de bir birinci seçiyor. Seçilen projeyi hazırlayan stajyer Interrail’e gidiyor. Örneğin, geçen senenin birincisi Akdeniz ülkelerine gitmeyi tercih etti. Bu senenin birincisi ise İskandinav ülkelerine gitmeyi tercih etti.
Bu bize de iyi geliyor; çünkü gençlerle de irtibatı kesmek istemiyoruz. Ben geçtiğimiz yıllarda üniversitelerde stüdyo yürütücülüğü yapıyordum, ama artık zaman ayıramıyorum. Staj süresini uzun tutmamızın sebebi, bizim onlara bir şey öğrettiğimiz gibi onlardan da bir şeyler öğreniyor olmamız. Bir proje tasarlarken onları da o gruba dahil ediyor, onların fikirlerini de alıyoruz. Çünkü artık onların dönemi başlıyor; ‘Y’ kuşağının kullanacağı yapılar yapıyoruz… Çocuktular, büyüdüler ve hayata atılıyorlar. Onların gitmek istediği kültür merkezleri var, onların yaşamak istediği konutlar var… Bu yüzden, bu staj programının yalnız onlar için değil, Kreatif Mimarlık için de önemli olduğunu düşünüyoruz.
Her sene aldığınız stajyerlerden bir tanesine Interrail bursu sağlıyorsunuz. Bu öğrencilerin ofisinize olan ilgisini etkiliyor mu? Stajyer alımlarınızda başvuranlardan beklentileriniz neler? Öğrencinin hangi okuldan olduğu sizin için önemli mi?
İlk sorunun cevabını ben değil, staja başvuran öğrenciler verebilir. Biz onların bize sanki mezun bir mimarmış gibi başvurmalarını istiyoruz. CV ve portfolyolarının olması çok önemli. Zaten bu dediğimiz 108 başvurudan yarısı portfolyoları olmadığı için eleniyor. Portfolyo olmayınca da yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Portfolyolarda ise tasarım yeteneklerine bakıyoruz, ancak son yıllarda bu dijital programların artmasıyla onlar da sıkıntılı bir durumda. “Çok havalı bir render alırsam ya da çok havalı bir program kullanırsam o kadar iyiyim” diye düşünüyorlar ama bizler -Seçici Kurul olarak- deneyimliyiz. O katmanı kaldırıp arkasındaki içeriğe bakıyoruz. Tabii ki içerikle birlikte iyi bir sunum varsa ona hayır diyecek halimiz yok; ama eğer tasarıma ve fikre dair bir şey yoksa, istedikleri en havalı portfolyoyu yapsınlar, üzgünüm ki geçemiyorlar. Çünkü bir tasarım ofisine geliyorlar. Biz ne bir inşaat firması ne de sadece uygulama çizen bir ofisiz. Bir toprak parçasından bir süpürgelik detayına kadar uzunan bir tasarım sürecinin içinde olan bir ofisiz. Bu yapılanma içerisine bir stajyer seçeceksek, bu kiriterlere göre seçiyoruz.
Bize okuldayken şöyle derlerdi: “Mimarın dili çizimdir.” Hayır, ben buna katılmıyorum.
Başvuranların tasarım nitelikleri, tasarıma bakışları ve ifade edişleri önemli; çünkü mimarlık böyle bir meslek. Ortağım Selim Cengiç’in konuyla ilgili şöyle bir söylemi vardır: “Bana bir beyaz sayfa verin, size bir hikaye yazayım.” Bu hikayeyi mimar olarak tabii ki çizimle anlatıyoruz, ama yine de burada söylenecek sözler var. Mesela gönderilen bazı portfolyolarda söz adına hiçbir şey yok: Sadece projenin adı var. Projeyi tasarlarken edilen iki satırlık bir cümle yok mudur? Öteki türlü sadece bir resme, fotoğrafa bakar gibi bakıyorsun. Ben karşınızdakinin düşüncelerini anlamak için sözün de önemli olduğunu düşünüyorum. Bize okuldayken şöyle derlerdi: “Mimarın dili çizimdir.” Hayır, ben buna katılmıyorum. Mimar aynı zamanda insandır; insan konuşur ve ifade eder. Bizler diğer insanlara göre şanslıyız, çünkü hem söyleyerek hem de çizerek anlatabiliriz. O yüzden portfolyolarda buna da dikkat ediyoruz.
Okul konusuna gelirsek, eğer çok yetenekli biri değilse okul çok önemli. Portfolyolarındaki sunum tekniklerinden hangi okuldan olduğunu, hatta kimlerden proje dersi aldığını dahi tahmin edebiliyoruz. Bu durum olumlu demiyorum. Sadece bir durum, ama olumsuza giden bir yönü de var. Bu staj mevzusu akademisyenler ve mimarların yuvarlak masa etrafında konuşması gereken bir konu. Bizim dileğimiz bu staj tipini Türkiye’de öncü olan ilk 50 ofisin uygulaması. Bugün bizim gibi sistematik seçen, düzenli çalıştıran ve sonucunda da bu şekilde ödüllendiren 5 veya 6 ofis var.

Daha sonra gezi süresince ondan bir beklentiniz oluyor mu? Kazananın Interrail seyehatini verimli geçirmesi için ne gibi özelliklere sahip olması gerekiyor ve siz seçimi yaparken böyle özelliklere dikkat ediyor musunuz?
Kendi seyahat programlarını kendileri yapıyorlar. Geçen sene kazanan öğrencimiz Akdeniz kıyılarını gezmeyi tercih etti: Barcelona’dan Atina’ya kadar geldi. Bu seneki öğrencimiz İskandinav Ülkeleri’ni gezmek istedi. Dünya’da son zamanlarda çok fazla terör olayı gerçekleşiyor ve ben ilk defa bu sene bir şey söyleme gereği duydum, çünkü bu insanları gönderirken vicdani olarak bir şekilde kendimizi sorumlu hissediyoruz. Bu sene “bir mimar bir ofis” teması yapalım dedim; hatta en güvenli ülkelerden olduğu için İsviçre’de Zumthor’un ofisiyle yazışıldı, ama öğrencimiz bir ülkeyle sınırlı kalmak istemedi. Faydalı bir gezi olması bizim için yeterli, yönlendirmenin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Öğrenciye “Bu geziyi faydalı kılmak için şunları yap” dediğinizde bir baskı unsuru yarattığınızı düşünüyorum. Bunun bana yapılmasını istemeyeceğim içindir belki de… Öğrencilerimiz de mimarlık kültürünü iki-üç senedir edinmiş insanlar ve bizler gezdikleri yerleri onların gözünden görmeyi tercih ediyoruz. Ayrıca bu insanlar yazın herkes tatil yaparken iki buçuk ay boyunca bizimle çalışıyorlar. Bu biraz da bir sonraki sene öncesinde tatil hediyesi olsun düşüncesi de var.
Bu bir makina parçasının dişlisi değil ki bu kadar kolay test edilsin.
Kreatif Mimarlık son zamanlarda gerçekleştirdiği sağlık yapısı projeleriyle dikkat çekiyor. Türkiye’de sağlık yapıları, özellikle de şehir hastanesi projelerinin inşası son zamanlarda hızla sürüyor ve çok tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Mimar olarak bir şehir hastanesi projesine imza atmayı düşünür müsünüz?
Bize de bu şehir hastanesi projeleri teklif edildi. Genel olarak şanslıydık bu konuda; çünkü hep özel dal hastaneleriydi bize gelenler. 3.500 yataklı şehir hastanelerini değil, olması gerektiği gibi 200-300 yatak kapasitelileri daha nitelikli buluyoruz. Ayrıca sağlık ve eğitim konuları güncel siyasetle çok bağlantılı. Kültür de bağlantılı; ancak o siyaset tarafından saldırıya uğradığında doğrudan kendisi zarar görüyor. Sağlık ve eğitimde ise nesiller zarar görüyor; çünkü bir hastane tasarımını değiştirdiğiniz zaman o ülkenin sağlık politikasını değiştiriyorsunuz, doktor ve hemşirelerin eğitim ve iş yapma formatını değitiriyorsunuz ve bütün sağlık personelinin davranış kalıplarıyla da oynamaya başlıyorsunuz. Eğitimde de bunu görüyoruz. Siyaset eğitimle oynadığında da nesiller boyunca bundan etkilenilecek. Bu bir makina parçasının dişlisi değil ki bu kadar kolay test edilsin. Sağlık da böyle bir şey.
Bizim 2002 yılından beri bu konuda hakimiyetimiz giderek arttı. Gebze’deki, mimari konsepti başka ofisler tarafından tasarlanan Anadolu Sağlık Hastanesi’nin medikal planlama ve iç mekan tasarımı için bize geldiler. 55.000 metrekarelik bir onkoloji hastanesiydi ve biz bu kadar spesifik bir konu hakkında bilgi sahibi değildik. Kişisel deneyimlerimizden bir kanser hastasının davranış biçimlerini ve refakatçisinin neler hissettiğini biliyorduk. Birlikte çalıştığımız Anadolu Grubu’nun bağlantılı olduğu John Hopkins ile medikal planlama ve iç mekan tasarımını üzerine çalıştık. Böylece biz işe bir hastanenin tasarımını içten dışına öğrenerek tersten işleyen bir süreçle başladık. Önce en temel bilgileri aldık: bir hasta odası niye o boyutta olmalı, neden iki yatağın da yanlarında 122’şer santimetre boşluklar olmalı? Bunları anlamak için aldık hep beraber sedye çevirdik; çünkü bunlar bir sedyenin dönüş çapına göre belirleniyor. Bunlar kitapta yazıyor diyebilirsiniz, ama biz hastanede neden kırmızı renk kullanılmadığını, bazı renkler çok yoğun kullanıldığında hastanın psikolojisinin nasıl olumlu ya da olumsuz etkilendiğini John Hopkins’ten öğrendik. O bittikten sonra Memorial Hastane Grubu ile Okmeydanı’nda çalıştık. Daha sonra yurtdışında projelerimiz oldu. En son Ankara’da LÖSEV’in hastane, okul ve konaklama tesisi olarak 100.000 metrekarelik bir yapı, İstanbul’da da Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hastanesi, Araştırma Merkezi ve Öğrenci Yurdu için yaklaşık 270.000 metrekarelik bir medikal kampüs tasarladık.
Bir kentin kentsel planlaması çözülmeden “ben buraya şehir hastanesi yapıyorum” demek, bence büyük bir aymazlık.
Şehir hastaneleri özeline gelecek olursak, boyutuyla eleştiriyorum. Bunu yaparken de daha iç tasarımına gelmeden eleştiriyorum; çünkü 3.500 yatak demek, o hastanelerde günde yaklaşık 10.000 poliklinik işleyecek demektir. 10.000 poliklinik yapılması demek – Türkiye’de kimse hastaneye tek başına gitmediği için – en az bir refakatçiden hesaplanınca 20.000 kişinin her gün poliklinik hizmeti için gelmesi, onlara hizmet eden mavi tulumlu ve diğer sağlık personellerinin de olması demektir. Bunlar nasıl gelecek? Nasıl gidecek? Kent ölçeğinde planlama nasıl? Trafik nasıl etkilenecek? Acil servis nasıl cevap verecek buna… Bir kentin kentsel planlaması çözülmeden “ben buraya şehir hastanesi yapıyorum” demek, bence büyük bir aymazlık.
Bu her şeyi bir merkeze toplama isteği, merkezi siyasetin yarattığı bir yaklaşım. Biliyorsunuz ki köylerdeki ilkokullar kapatıldı, artık 8 yıllık ilköğretim eğitimini kasabada alıyorlar. Şehir hastanelerini Avrupa’da denendikten sonra sıkıntılar doğdu ve bunun sonucu olarak yeniden dağıttılar. Biz ise orada yapılmış yanlıştan ders almak yerine kendimiz denemek istiyoruz.
Sağlık yapılarının mekansal kalite sorunu ve hasta psikolojisi üzerindeki etkisi biliniyor olmasına rağmen Türkiye mimarlık ortamında çok da konuşulmuyor. Özellikle kendi içlerindeki üniteleri, polikinlikler vs. birbirinin tamamen aynı olabiliyor. Örneğin; bir çocuk polikliniği ile erişkin polikliniği neredeyse birbirinin aynı şekilde kurgulanabiliyor. Siz projelendirme sırasında mekanın hasta üzerindeki etkisi konusunda herhangi bir uzmandan destek alıyor musunuz?
Zaten hastane uzmanlar ve danışmanlarla çalışılması gereken bir konu. Bir mimarın tek başına bu işi bildiğinden emin olabileceği bir şey değil; çünkü üniversitenin, devletin ve özel sağlık şirketlerinin işlettiği hastane modelleri farklı. Bunlar da kendi içinde farklı olabiliyor: Amerikan Hastanesi’nin yoğurt yiyişi Acıbadem’den farklıdır. Her seferinde hem işverenin hem de danışmanların masada olduğu bir düzen var. Onun dışında yurtdışından takip ettiğimiz medikal tasarım üzerine dergiler var. Bunlarda Avrupa ve Amerika’da hastane tasarımıyla ilgili uzmanlaşmış kişiler yazıyorlar. Kullanılacak renklerin tonları, hiçbir köşenin sert olmaması gerekliliği, hijyenik amaçlı tasarım kuralları (süpürgelik detayları, vs.), kullanılan temizlik ürünlerine uygun malzeme seçimi gibi pek çok konuda bilgi topluyoruz. O hastanenin eski suratlı da olmaması gerekiyor. Gelen hastaya kendini her daim iyi hissettirmesi gerekiyor.
Hastalardan çok unutulan diğer bir konu da orada uzun süre çalışanların yaşam koşulları. Bir hasta doktora gidiyor ve belli bir süre harcayıp orayı terkediyor. Halbuki o doktor günde en az 8-10 saatini o muayene odasında, o ameliyathanede ve o hastanenin koridorlarında geçiriyor. Sadece hastayı değil, o hastanenin içinde barınan bütün insanları da düşünmek durumundayız: doktorların ve sağlık personelinin lounge alanları, kafeleri, spor alanları… Bir doktorun iki hasta arasında bir yarım saati varsa ona spor veya yürüyüş yapma imkanı vermek, ya da kütüphane gibi bir yerde oturup iki satır kitap okuma şansı vermek gibi konular düşünülmeli. Hasta, hasta yakını, doktor, diğer sağlık personelleri, mavi tulumluların hastalık kapmaması ve bu konuda onları bilinçlendirmek… Bunların hepsini biz bir masada dinliyoruz. Bunları bilmeden hastane tasarlanmaz.
Türkiye çok fazla nicelik konuştu, artık nitelik konuşma zamanı; çünkü tükettik.
Bu yuvarlak masa toplantılarının yokluğu hastaneler bunlar düşünülmeden aceleyle yapılıyor. Tenzih ederim, aralarında iyileri de var; ama genelde böyle oluyor. Biz sağlık sektöründe hastane tasarımı yapmayı biliyoruz ve Türkiye’de yaptığımız sağlık yapısı sayısı 8-10’u geçmez. Ancak Türkiye’de 50 tane hastane tasarlayan arkadaşlarımız da var. Bizim ise sağlık konusunda yaptığımız projeler Türkiye’de örnek gösteriliyor. Tıp fakültesi dekanlarına defalarca Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hastanesi ve Araştırma Merkezi’ni gezdirdik.
Türkiye çok fazla nicelik konuştu, artık nitelik konuşma zamanı; çünkü tükettik. Her şey gibi sağlık sektörü de sıkıntılı durumda. Ancak bundan daha kötü olduğu yıllar da geçirdik. 2000’den önce de çok kötüydü. Şu an varolan olumsuzluklar düzeltilebilir, ne de olsa siyasetin sağlık sektörü reformlarının içindeki yanlışlar kadar doğrular da vurgulanmalı. Bu yanlışları düzeltmek için nicelikten uzaklaşıp nitelik meselesine dönmek gerekiyor. Niye 3.500 yatak gerektiği sorusunun cevabını ben bilmiyorum. Niye 300 yataklı 10 tane değil de 3.500 yataklı bir tane? Ne avantajlar getiriyor düşünülmeli. Sonuçta Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bir doktor bir hastayı 20 dakikanın altında muayene etmemeli; ama bugün üniversite hastenelerinde ve devlet hastanelerinde bu süre 8-10 dakika arası. Bunun olmaması için demek ki yığılma yapmamamız gerekiyor, tam tersine dağıtmamız gerekiyor.
Şimdi İstanbul’un sınırlarında da şehir hastaneleri yapılıyor. İnsanın o hastaneye gitmesi için evinden kilometrelerce yol gitmesi gerekiyor. Hastanın geri dönüp sonraki gün bir daha gelme şansı olmadığı için yetkililer doktorlara 8-10 dakika arasında muayeneyi bitirmesini söylüyorlar. Bu durumda doktor ne yapacak? Bu sefer doktorlar da gözden hiçbir şeyi kaçırmamak için radyolojik bilimlere ve laboratuvarlara yükleniyorlar: bol tomografi, bol MR, bol kan tahlili… Halbuki doktorla hasta belki 20 dakika bir arada olsalar doktor hastasını daha iyi gözlemleyecek ve hastanın bu kadar çok cihaza girip radyasyona maruz kalması gerekmeyecek.
Bu nedenle artık Türkiye yuvarlak masalarda bir şeyleri çok sesli konuşmalı; çünkü başından beri süregelen bu tekil akıl dönemi artık 90 yıllık ülkeye yetti. Bu ülkede artık kolektif akıl ve yuvarlak masa kavramlarının anlaşılması, neyin neden yapıldığının konuşulması lazım. Bunlar konuşulmadığı zaman sıkıntılı işler çıkıyor.
