[Ayın Yorumu] – Tuğçe Tezer: “Anlam, Hatıra, Gelecek”

Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi, 2022. Fotoğraf: Murat Germen

Ayın Yorumu bölümünde Şehir Plancısı Tuğçe Tezer, Sevinç Hadi ve Şandor Hadi tarafından tasarlanan Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi’nin yıkım kararını değerlendiriyor. 

1970’lerin ikinci yarısında, Etiler’de bir mimarlık ofisi. Sevinç Hadi ve Şandor Hadi bir masanın başında, epey karmaşık görünen bir mimari proje paftasının üstüne eğilmiş, bir konuyu tartışıyorlar: “Yok, o kısmı açamayız, öğrenciler aidiyet hissedemez yoksa, evi gibi gelmez.” Üniversite öğrencilerinin rahat, güvende ve neredeyse evinde gibi hissederek ders çalışması için tasarlanan bu yapı; 1974-1979 yılları arasında tamamlanarak 1983 yılında kütüphane olarak kullanıma açılan, ismini üniversitenin kurucu rektörü Aptullah Kuran’dan alan ve üniversitenin ana kütüphanesi olarak kullanılan Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi’dir.

Dönemin en önemli kitap ve koleksiyonlarının öğrencilerin, araştırmacıların kullanımına açıldığı kütüphanenin tasarımında Şandor ve Sevinç Hadi iki konuya özen gösterir: sadelik ve işlevsellik.[1] Nitekim, yüksek tavanlı mekânlarıyla rahat bir çalışma, araştırma ve okuma alanı sunan yapı tasarlanırken, işlevin önüne geçecek süslemelere pek yer verilmemiş. Liszt Enstitüsü – İstanbul Macar Kültür Merkezi tarafından düzenlenen Çok Yönlü Bir Mimar: Şandor Hadi, Türkiye’de İkinci Nesil Bir Macar başlıklı sergi üzerine Mimarlık dergisinde kaleme alınan bir yazıda, bu kütüphanenin tasarımı, Şandor Hadi’nin birçok yapısında uyguladığı mekân organizasyonu yaklaşımının bir örneği olarak gösteriliyor ve Hadi’nin 1984 yılındaki sözlerine atıfla açıklanıyor: “Yapıyı bir ana mekân çevresinde örgütlenmiş ikincil mekânlar olarak tasarlamaya çalışıyorum. Bu benim Türk camilerinden öğrendiğim bir ilke. Konut da dahil birçok yapıda kullanılabiliyor. Bu bağlantılı mekân; örneğin Boğaziçi kitaplığında da var”.[2]

Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi, 2022. Fotoğraf: Murat Germen

Sevinç Hadi ve serginin küratörü Ufuk Demirgüç’ün birlikte kaleme aldığı sergi metinlerinde kütüphane şu cümlelerle tanımlanıyor:

“Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te dar bir alana yerleşen kütüphane, dört katlı, kare planlı bir kütleye sahiptir. Tüm işlevler orta boşluk etrafında düzenlenmiştir. Üç kat yüksekliğindeki orta boşluk etrafında konumlanan mekânlarda kuzey-güney ekseninde okuma salonları, doğu-batı ekseninde kitap koleksiyonları bulunmaktadır. Üst katlarda referans kitapları, Yakındoğu eserleri, periyodik eserleri bulunduran açık raflar ile onlara ait okuma salonları yer almaktadır.

Bahçe katında ise okuyucular için medyatek, mikrofilm okuma salonu ve nadir eserler salonu tasarlanmıştır. Tüm işlevler ve ilişkiler, bir total mekân anlayışı çerçevesinde, orta boşlukta ve etrafında oluşmuştur. İçeride yaratılan bu orta boşluk çatı şetlerinden gelen doğal ışıkla aydınlatılmıştır. Katlar arasında merdivenlerin yerleştirilme biçimleri, katların geri çekilme ileri çıkma gibi hareketleriyle mekânlar arasında bir süreklilik yaratılır. Bu çözümle kullanıcının mekânları tek seferde algılayabilmesine imkân verilmiş, mekânlar arasında ulaşım akışkanlığı sağlanmıştır.”

Mimarlığı pek bilmeyen bir “kütüphane kullanıcısı” gözüyle, sergi metninde yer alan bu yapıya dair ifadeler bana bu mekânın yüklendiği anlama dair ilk olarak bir “ev”i hatırlatıyor. Bir evin kapısından içeri giriyoruz, kendimizi içinde bulduğumuz hol gündüz ışığını yeterince alıyor, hole açılan odalar etrafımızı sarıyor ve her birinin görüş alanımız içinde olması bize bir tür güvende olma hissi veriyor. Herhangi bir bölümünde oturup ders çalışırken, kitap okurken, araştırma yaparken kütüphanenin geri kalanında ne olup bittiğini bir ölçüde kavrayabilmek, evde olduğumuz ve evin bulunduğumuz yeri dışındaki kısımlarda da olup bitenden haberdar olduğumuz, endişesiz bir güven ve huzur halini çağrıştırıyor. Katların geri çekilme ağırlıklı hareketlerinin doğal ışığı kütüphanenin içinde bulunanlara sunma biçimiyse, düşünülmeyi, gözetilmeyi ve özeni hatırlatıyor. Daha önce Şandor Hadi ve Sevinç Hadi’nin tasarladıkları yapılara dikkatli bakanlar için bu özen hâli, sürpriz değil şüphesiz. Yazının ilk kısmında atıfta bulunduğum sergiye ilişkin bir yazıda, bu özenin Şandor Hadi yönünden bence olası kaynaklarını, dünyaya sunduğu özeni görmeye değer istisnai bir mimarı anlatmaya çalışmıştım.[3]

Kullanıma açıldığı tarihlerden, “deprem açısından riskli olduğu” gerekçesiyle yıkım kararı alınan 2021 yılına kadar Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenci ve araştırmacıların kütüphaneyle ilgili bazı düşünceleri şöyle:

“Büyüklüğü ve içindeki kaynakları görünce insanı çalışmaya ve okumaya teşvik eden kütüphane.”

“Okulda okuyan çoğu insanın gerçek adını asla kullanmadığı, hatta belki de bilmediği, ‘Nereye?’ sorusuna kısaca ‘Kütüphaneye’ diye yanıt verdiği, geniş havadar aydınlık mekân.”

“Mezuniyet üzerinden tam on iki yıl geçmiş olmasına rağmen, geçen akşam uğradığımda fotokopici ve ödünç verme görevlisinin beni tanıyıp ‘Oo merhaba hocam’ biçiminde selam vermeleri karşısında dumur olduğum, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ‘near east collection’ın yerini ve tarih kitapları raflarını tık diye bulduğum, ana rahmine dönme hissi yarattığından mıdır nedir, halen okumak için, yazmak için en rahat ettiğim, … eskiden giriş katında üç kişilik bir koltuk da bulunurdu ve soğuk kış geceleri ders çalışma arasında üzerinde pek de güzel uyunurdu. Pek çok üniversite kütüphanesi ile karşılaştırıldığında gerçekten yaşayan bir mekandır.”

“İlk girdiğimde Hogwarts Kütüphanesi’ne girmişim izlenimi uyandırmıştı bende. O izlenim hiç kaybolmadı.”

“here is where people,
one frequently finds,
lower their voices
and raise their minds’
deyip insanlara nerede bulunduklarını da hatırlatan bir yapıdır.

“Çalışılması hoş kütüphane. İbadethane gibi.”

“Bir nevi tapınak. Üniversiteye dair en güzel üç şeyden biri.”[4]

Sevinç Hadi 2023 yılında yayınlanan bir röportajında Şandor Hadi’yle mimarlık deneyimlerini “ışığın kullanımı” açısından şöyle değerlendiriyor: “Millî Reasürans Binası’nın yarışma projesi aşamasında Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi Türbesi’nden çokça esinlenmiştik. 14. yüzyıl gibi çok eski bir zamanda yapılmış olan bu binanın girişindeki derin boşluk bizim için önemli bir çıkış noktası olmuştu. … Biz oradan yola çıkarak, eyvan dediğimiz o büyük hacme şehrin bünyesinde bir boşluk, bir ferahlama noktası özelliği katmak istemiştik. Aynı zamanda bahsettiğimiz türbedeki ön boşlukta ışığın geliş yönü sadece öndendir. Biz Millî Reasürans Binası’nda oluşturduğumuz o boşluğa tepeden de ışık vermek suretiyle şehrin dâhilindeki bir iç mekâna belli oranda aydınlık da katmış olduk. Bu, o dönem için pek alışılmadık bir yaklaşımdı, fakat biz bunu ilginçlik olsun diye yapmadık. Öncelikle köprünün arkasında kalan ofis katlarına gün ışığı sağlamak için yaptık. Bir de o büyüklükteki bir şehirsel iç mekânın ışıksız kalması belki biraz iç karartıcı olabilirdi ya da sadece sunî aydınlatmayla ışıklandırılması o güzelim boşluğun hacimsel olarak tam hakkını vermeyebilirdi. Gün ışığının kullanımı bu projede Şandor’un daha önceki projelerine göre daha farklı bir noktaya evrilmişti. Kendisi önceki İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kütüphanesi ve Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi projelerinde gün ışığının çatıdan indirekt olarak içeri alınması tecrübelerinden geçmiş olmasa sanırım kentsel bağlamı böylesine önemli olan bu yapıdaki ışık kullanımı böyle bir noktaya varmazdı. Yani yıllar içinde projeden projeye ışık kullanımının bir tecrübe oluşturup evrildiğini tahmin ediyorum.”

Bu sözlerde iki husus özellikle öne çıkıyor; ilki, her bir mimari projenin sonraki projeler için bir öğrenme ve belli açılardan “daha iyi versiyonunu yapma” imkânı teşkil etmesi, ikincisi ise ufku açık bir mimarın paletinin farklı coğrafyalarda görülen, incelenen farklı mimarlık yaklaşımlarıyla genişlemesinin kaçınılmazlığı. Ve şüphesiz bu palet genişliğinin, yapıların müstakbel kullanıcılarına sunduğu nitelikli mekân deneyimi potansiyelinin yüksekliği.

1990 yılında 230 bin, 1995 yılında 285 bin parçanın yer aldığı kütüphane koleksiyonu 2004 yılında ise 452 bin esere ulaşır. Başlangıçta ismi Van Millingen [5] Hall olan yapı, kütüphane işlevinin yanında ofis, toplantı salonu, okuma odası olarak da hizmet verir. 1983 yılında yeni yapısına taşınan kütüphanenin ismi, 1999 yılında Aptullah Kuran Kütüphanesi olarak değiştirilir ve 2000’li yıllardan itibaren yapı, yeni koleksiyonların oluşturulması, kitap ve okuyucu sayısının artması nedeniyle yetersiz kalmaya başlar. [6]

Kullanıcıların küçük bir bölümü kütüphanenin kullanıcı sayısına yetecek kadar geniş olmamasından ve zaman zaman havasız olmasından şikâyet etse de, Sevinç Hadi ve Şandor Hadi tarafından tasarlanıp yapıldığı dönemin “yeni ve özgün” binaları arasında gösterilen Boğaziçi Aptullah Kuran Kütüphanesi’ne dair yorum, his ve düşüncelerin büyük kısmının olumlu olduğu görülüyor. Bu sırada, Nisan 2023’te ulusal gazetelerde yer alan bir habere göre, Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi’nin 1999 Marmara Depremi’nden sonra 2013 yılında yapılan analizde “riskli” bulunduğu ve bu nedenle 9 Nisan 2021 tarihinde Sarıyer Belediyesi tarafından yıkım kararı alındığı duyuruluyor. Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı’nın Genel Sekreterliğe ilettiği bilgi notunda yer alan ifadeyle, “kütüphane binasının ivedilikle, en kısa sürede boşaltılması gerektiği” bildiriliyor. Bu bilgi notu üzerine yapı, 24 Mart 2023 tarihinde boşaltılıyor.[7]

Şandor Hadi 1931 yılında Kastamonu’da, Sevinç Hadi 1934 yılında Mersin’de doğar. Her ikisi de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun olur ve 1964 yılında birlikte çalışmaya başlarlar. 1986 yılında Şandor Hadi’nin erken vefatının ardından mimarlık işlerini ve mimari tasarım projesini birlikte yaptıkları Milli Reasürans kompleksinin uygulama aşamasını yalnız başına sürdüren Sevinç Hadi, ilerleyen senelerde serbest mimar olarak çalışmaya, 1990’lardan itibaren Tülin Hadi ve Cem İlhan’ın kurucusu olduğu TeCe Mimarlık’la birlikte mimari projelerde yer almaya devam eder. 2021 yılında alındığını sonradan öğrendiğimiz yıkım kararından bir süre sonra, 2022 yılının Nisan ayında düzenlenen Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde mimar Sevinç Hadi, “Mimar Sinan Büyük Ödülü”ne layık görülür ve Türkiye mimarlık tarihinde bu ödüle layık görülen ilk kadın mimar olur.[8] Bu önemli gelişmeden yaklaşık bir yıl sonra ise, Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi, iki yıl önce alınan yıkım kararı üzerine “ivedilikle” boşaltılır. Hemen ardından, bu yapı yıkıldıktan sonra yerine ne yapılacağına dair düşünceler, beklendiği üzere yükselmeye başlar.

Sürekli bir değişim silsilesinin bizi bir günden diğerine savurduğu, oldukça kaygan ve dolayısıyla tekinsiz bir zamanda yaşıyoruz. Buna “modern zamanlarda gündelik hayat” demek pek yanlış olmaz sanırım. Sürekli savrulma hâline bulduğumuz geçici çözümlerin en yaygın olanı ise geçmişle, kültürle, hatırayla kurulan bağlarımız. Hatıralarla kurulan bağın bize sağladığı pek çok hissin içinde güven, huzur ve “kendimizi o tanıdık, bildiğimiz yerde sanma” hâli ağırlıklıdır. Büyüdüğümüz mahalledeki bakkal dükkanının sokağın sonundaki büyük markete yenilip kapanması bizi üzer; yaşamımızın beş yılını geçirdiğimiz ilkokul binasını yıktıklarını öğrenince içimizde çocukluğumuza dair hatıranın bir yara aldığını duyumsarız. Geçmişle bağımızı sıklıkla anılarımızın içinde geçtiği mekânlar, hatırladığımız o dönemde günlerce dinlediğimiz şarkılar, o hep görüştüğümüz arkadaşımızın hediyesi dolma kalem, bazen de yalnızca hatıraların kendisinin yardımıyla kurarız. Geçmişimizin güzel, güvenli ve huzurlu mekânlarından, hatıralarımızın aktörlerinden her bir eksilme, anılarımızla beraber içimizde de bir gedik açar. Açılan her gedikle, bu zamanın hoyratlığına, güvensiz kayganlığına karşı biraz daha dayanıksız hâle geliriz. Böyle anlarda geçmişteki anılarımızın kaybolmuş mekânlarına bağlanmanın, onları yeniden hissetmenin farklı yöntemlerini ararız; bu yöntem ise somut ve soyut her şeyi içerebilir. Somut bağların ortadan kaybolduğu, o mekânın artık orada olmadığı durumda soyut bağlar, kopuşları yeni bağlantı imkânlarına, bir bakıma sürekliliğe dönüştürür. Bu soyut bağların kurulması ise bazen hayatının bir bölümünde orada yaşamış bir yazarın kitabındaki bir izle, o eski binada bestelenmiş bir şarkıyla, binayı inşa eden mimarın yapının duvarına gizlediği küçük bir notla mümkün olabilir. Her durumda, oradan oraya savrulan hâlimiz tutunacak bir dal arar ve geçmişin bilinen, aşina olunan yüzü, beklenmedik durumları azaltmak konusunda oldukça beceriklidir.

Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi, Sevinç Hadi, 1983[9]

Farklı özellikleriyle güvenli, huzurlu ve “tanıdığımız” bir evi hatırlatan Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi, başka bir deyişle “kütüphane”, yakın zamanda yıkılacak ve yerine yeni bir kütüphane yapılacak. Doğrusu, yapım ve inşaat teknolojisinin bu kadar gelişmiş olduğu bir dönemde, süreci itibarıyla güçlendirme seçeneği derinlemesine değerlendirilmeden verildiğini düşündüren yıkım kararını erken ve biraz talihsiz buluyorum. Geçmişle bağımızı kuran, üstelik özel yapılara kıyasla yüklendikleri işlevler nedeniyle daha çok kullanıcıya ulaşarak görece daha büyük bir bağ kurucu nitelik taşıyan kütüphane, okul, tiyatro salonu gibi yapıların “afetlere dayanıklı hâle getirilmesi” süreçlerinde yıkım seçeneğinin, ancak güçlendirmenin hiçbir şekilde imkânlı olmadığı durumda değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat geldiğimiz aşamada, üç yıldan uzun bir zaman önce -az katlı ve güçlendirilebilir bir bina olduğu hâlde- yıkım kararı alınmış ve bu açıdan yasal itiraz süresi çoktan aşılmış bu özel yapının yerine yapılacak olanla ilgili, hassasiyet gerektiren birçok konu bulunuyor: Bu yapının nasıl bir usulle yapılacağı, kim tarafından tasarlanacağı, yapı inşa edilirken hangi malzemelerin kullanılacağı, yeni kütüphanenin eskisine ne kadar benzeyeceği, benzeyip benzemeyeceği… Fakat sanırım en önemlisi, kütüphanenin öğrencilere, araştırmacılara kendilerini yine “ev”de hissettirip hissettirmeyeceği.

İşte tam da burada, aklıma, bundan yaklaşık bir sene önce “tanıştığım”; Antakya’daki depremin, dolayısıyla bambaşka neden ve ölçekte bir yıkımın ertesinde bana verdiği umut ve cesaret için her zaman minnettar olacağım Şandor Hadi geliyor. Sevinç Hadi’nin anlatımıyla “En güzel hayat bir ağaç altında geçer” diyen Şandor Hadi, tasarımlarında doğa ile iç içe olan çözümlere öncelik verir; şehirle bağlantı, mekânsal kurgu, mimarîde doluluk-boşluk ilişkileri, değiştirme ve dönüştürme gibi kavramlarla uğraşır; fakat en önemlisi ilgilendiği konunun veya mimarinin kendi tasarımlarıyla kazanacağı “anlam”a büyük değer verirdi. [10] Bu yapıyı tasarlarken oluşturmak istedikleri aidiyet hissinin, kütüphanede çalışırken öğrencilerin zihninde oluşan “evde olmak” hissiyle usul usul örülmesi, bence mimarinin anlam ve hatıra oluşturmaya dair kapasitesine dair oldukça ilham verici.

Bu dünyadan, aramızdan gidenlerin aslında tümüyle gitmediğine dair büyük bir umudum ve inancım var. Gidenlerden bazıları ise bunu daha somut üretimlerle gösterme olanağına sahip oluyorlar. Yazarlar, ressamlar, bilim insanları, mimarların, şüphesiz hayatlarını ne kadar üretken geçirdiklerine de bağlı olarak, bu ayrıcalığa sahip olma olasılığı yüksek. Bu kavrayışın getirdiği diğer düşünce ise, dünyadan giderken bazı yapıtlar bırakan kişilerin “huzurlu” olmasının, geride bıraktıklarına özen göstermekle mümkün olacağı yönünde. Hâl böyleyken, oğlu İmre Hadi’nin deyişiyle “tasarladığı binaları bir yapı ustası gibi yapabilen, inşa edebilen; duvar ören fayans kaplayan, harç hazırlayan” [11] bir mimar olan Şandor Hadi’nin, kim bilir yapım ve inşa sürecinde, ardından senelere yayılan kullanım serüveni içinde hangi anıları saklayan bu yapının akıbetine dair “huzursuz” olduğunu düşünmek, benim açımdan neredeyse kaçınılmaz. Bu huzursuzluğun azaltılmasına dair en önemli imkânını ise, kütüphanenin mimarlarından birinin, mimar Sevinç Hadi’nin hala mimarlık pratiğinin içinde olması oluşturuyor. Mekânın kuruluşunu bilen ve yapıyı inşa etme deneyimini Şandor Hadi’yle birlikte paylaşmış olan bu kişi; okulun öğrenci sayısının ve kütüphanedeki kaynakların artmasıyla zaman içinde değişmiş olması muhtemel ihtiyaçlara göre “önceki yapı”nın mantığını ve kurgusunu, dolayısıyla hafızasını yeniden kurma olasılığı da en yüksek olan kişi aynı zamanda…

Bu defa Sevinç Hadi’nin yanında -anılarıyla, omzundan destekleyen eliyle her daim burada olsa da- fiziksel olarak Şandor Hadi değil, tüm üyeleri uzun süredir mimarlık yapmakta olan ailesi var.

Anıları taşımanın, hatıralar sayesinde geçmişle bağlantı kurmanın, mekânlar kadar bizim de özen göstermemiz gereken bir eylem olduğunu düşünüyorum. Şayet bu savrulma hâli içinde, geçmişimizle bir bağ kurmak bizim için bir anlam ifade ediyorsa. Böyle bir durumda Sevinç Hadi’yi, etrafında ailesiyle kütüphanenin yeni hâlinin mimari tasarımını yaparken hayal ederken bir adım geriye çıktığımda; kaleminin hareketlerini biraz yukarıdan ve gülümseyerek, zaman zaman başını sallayarak onaylayan Şandor Hadi’yi de o sahnenin içinde görüyorum. Anlam, geçmiş, hatıra ve geleceğin bağlantısı, kendiliğinden kuruluveriyor. Kütüphane yine, “ev” oluyor.

Etiler’deki mimarlık ofislerinde Sevinç Hadi ve Şandor Hadi,
duvarda kütüphane yapısının eskiz çizimleri. [12]

Bu bir teşekkür ve temenni yazısıdır. Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi’nin geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki tüm öğrenci ve araştırmacılarının, kendilerini evlerinde gibi rahat, huzurlu ve güvende hissedecekleri kütüphanelerine uzak olmayan bir zamanda kavuşmalarını; Şandor Hadi’nin Sevinç Hadi’yle beraber sevgiyle tasarladığı bu yapıyla ilgili huzurlu olmasını dilerim. Bir de aşağıdaki sebeplerden, kendisine yeniden teşekkür ederim.

“Tahmin edilebilir sebeplerden uzun süredir hissetmediğim kadar büyük bir umudu, neşeyi, heyecanı, özeni ve imkânı bana hatırlatan değerli Macar Mimar Şandor Hadi’yi tanıdığım için çok mutluyum. Aynı dünyayı başka zamanlarda olsa da paylaştığımızı bilmek bana kendimi iyi hissettirdi. Elinin değdiği mekânlara biraz daha dikkatle ve özenle bakacağım. Daha çok insanın sözünü duyması, çizgisini görmesi, umudunu paylaşması, becerisini izlemesi eminim duyana, görene, paylaşana iyi gelecek. Tam da buna en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanda, yıkımın, ölümün ve tanımlanması güç kaybın ertesinde hissettirdiği tüm bu güzel ve devam etmek için yüreklendiren etkisi için, içtenlikle teşekkür ederim.”[13]

Tuğçe Tezer, Mayıs 2024

[1] https://dacistanbul.com/dac-edito/bogazici-universitesi-aptullah-kuran-kutuphanesi/
[2] Mimarlık, sayı: 1984/11-12, s.32, http://www.mimarlikdergisi.com
[3] Şandor Hadi Sergisi: Süpürünce Geriye Kalan, 31.12.2023, Manifold, https://manifold.press/supurunce-geriye-kalan
[4] Kütüphaneye ilişkin öğrenci ve araştırmacı yorumları, Ekşisözlük’teki Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi başlığı altındaki entry’lerden derlenmiştir. Metne yalnızca dilbilgisi açısından müdahale edilmiştir. https://eksisozluk.com/bogazici-universitesi-kutuphanesi
[5] Alexander Van Millingen, Robert Koleji’nin eski tarih öğretmenlerinden.
[6] https://www.library.boun.edu.tr/kutuphane_hakkinda.php
[7] https://www.diken.com.tr/bogazici-universitesi-aptullah-kuran-kutuphanesi-yikiliyor/
[8] https://www.tecemimarlik.com/tr/2022/04/15/2022-xviii-ulusal-mimarlik-odulleri-ve-sergisi/
[9] https://www.arkiv.com.tr/proje/bogazici-universitesi-aptullah-kuran-kutuphanesi/6533
[10] https://artdogistanbul.com/macar-asilli-bir-cumhuriyet-mimari-sandor-hadi/
[11] https://artdogistanbul.com/macar-asilli-bir-cumhuriyet-mimari-sandor-hadi/
[12] https://www.arkiv.com.tr/proje/bogazici-universitesi-aptullah-kuran-kutuphanesi/6533, “Modern Mimari Miras” twitter hesabı; https://x.com/alexandrefendi/status/1512477044051148810, 8 Nisan 2022 tarihli paylaşım.
[13] Şandor Hadi Sergisi: Süpürünce Geriye Kalan, 31.12.2023, Manifold, https://manifold.press/supurunce-geriye-kalan

Tuğçe Tezer
Tuğçe Tezer

Tuğçe Tezer

MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olan Tuğçe Tezer, 2010 yılında YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde lisans, 2013 yılında YTÜ Kentsel Mekân Organizasyonu ve Tasarımı Programı’ndan yüksek lisans, 2019 yılında MSGSÜ Şehircilik Programı’ndan doktora derecesini aldı. Çalışmalarını şehir planlama, kent tarihi, tarihsel coğrafya, kentsel morfoloji ve Antakya üzerine sürdürmekte olan Tezer’in bu alanlarda yayınları bulunmaktadır. 2021 yılında SALT Araştırma Fonu ile desteklenen “Antakya Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi”ni hazırlamıştır. 2022-2023 yılları arasında kentsel morfoloji üzerine doktora sonrası araştırmalarını TÜBİTAK Yurtdışı Doktora Sonrası Araştırma Bursu desteğiyle Antakya’nın 1910-1960 yılları arası dönemine odaklanarak Portekiz, Porto Üniversitesi’nde, FEUP CITTA’da tamamladıktan sonra, MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde görevine devam eden Tezer, Şubat 2023’ten itibaren Antakya’nın depremler sonrası onarımı için çalışmaktadır.