Ayın Yorumu bölümünde Endüstri Ürünleri Tasarımcısı ve Vanguardis Kurucu Direktörü Özlem Yalım, mimarlık mesleğinin dönüşüm tablosunu optimist bir bakış açısıyla değerlendiriyor.
Pesimist Birinci Yarı
Dünya ismi tam olarak konmadığı halde üçüncü bir dünya savaşının içinde. İnsan kendi yapıtlarını kendi yaptığı silahlarla farklı coğrafyalarda durmadan yıkıyor. Tüm tarih bu yapım-yıkım paradoksu üzerine gelişmiştir ve bolca manipülasyonla birlikte yazılmıştır. Kendimizi bu döneme tanıklık ettiğimiz için ayrıcalıklı sanmayalım; yükümüz bilmenin ve farkında olmanın yükü.
Birleşmiş Milletler’in raporuna göre[1] zorla evinden uzaklaşmak zorunda kalan insan sayısı 117,2 milyon kişi ve bunların 35 milyondan fazlası göçmen statüsünde. Bu dünyanın daha önce karşılaşmadığı ölçekte büyük bir boyut; yükümüz geçmiş yüzyıllar boyunca hüküm sürmüş ve artık geçerliliğini yitirmiş sistemlerin yükü.
Ekonomi sadece ülkemizde değil, tüm dünyada çöküyor. RIBA’in 2009 yılından bu yana düzenli olarak her ay yayınladığı raporların en yenisi, mimarlık ofislerinde daralan ekonominin etkilerini analiz ediyor.[2] Genel giderlerin daha önce görülmedik biçimde artması, yüksek proje maliyetleri, uzun planlama süreçleri ve çoğunlukla işveren ve çözüm ortakları kaynaklı gecikmeler ile hem meslek içinden hem de meslek dışından baskı yapan yoğun rekabet ortamı, özellikle mimarlık stüdyolarını zora sokan faktörler olarak sıralanmış. Azalan talep stüdyoları on yıllardır olduğu gibi farklı pazarlarda iş yapmaya yöneltiyor; farklı coğrafyalarda iş yapmanın maddi yükü, kârlılık azaltan bir faktör olarak ortaya çıkıyor. 2025 yılının ortasına kadar ekonomik daralma bekleyen Bank of England verilerine göre, RIBA meslek sahiplerini, küresel salgın öncesi standartlarına bu yıl da ulaşamayacakları konusunda uyarıyor. Daralma sadece İngiltere’nin değil; tüm dünyanın sorunu olarak gündemde. Dezeen’in hazırladığı derlemede dünyanın ileri gelen ofislerine yöneltilen yeni yıl yorumlarının nerede ise hepsi aynı sesi yükseltiyor; bu ses zenginlik çağının sona erdiğini, öz kaynakları korumak gerektiğini, içe dönük bir dönem geçirileceğini, daha az deneysel yaklaşımların benimseneceğini, daha verimli ve küçük ölçekli işlere ağırlık verileceğini vurguluyor. Sürdürülebilirlik ve iklim duyarlılığı gibi elzem konular bu düşüncelerin vazgeçilmez eklentilerini oluşturuyor. Genç mimarlar için iş bulma umutları azalırken, belirli standartlara alışkın jenerasyon için maddi ve manevi çöküş bu istatistiklerle birlikte geliyor.
Oysa çok çalışıyoruz ve kuşkusuz geçmiş nesillere göre daha akıllıyız; tam tersi olması gerekirdi. Henry Ford, daha çok araba üretebilmek için işçileri 24 saat aralıksız çalıştırmak istedi ve bir günü böylece üç vardiyaya böldü; 8 saatlik mesai bu uygulamanın bir uzantısı. Teknoloji ile bu sürede eskisinin on misli işi tek bir güne sığdırabilirken aynı oranda refaha kavuşmuyoruz. Daha da yoruluyor, daha da zorlanıyoruz. İnsanlığımızdan gittikçe uzaklaşıyoruz ve haklı olarak sorguluyoruz: Neden bu çağda günde sekiz saat; haftada beş veya altı gün çalışmamız gerekiyor? Dünyanın sorunu bitmiyor; sancısı çok. Bilirsiniz kavını bırakmayan yılan ölür. İnsanlık politik, sosyolojik, psikolojik olarak bu çağa kadar kalınlaşan derisini değiştirmek zorunda. Zorunlu bir değişim bu, bu nedenle ürkütücü ve bunalım yaratıyor.
Peki bu karamsar tabloda iyimser olmak nasıl mümkün? Pesimist bir dünyada optimist olabilir miyiz?
Optimist İkinci Yarı
İnsanın genetik özelliği iyimserliktir, bu bilimsel verilerle ispatlanmış bir gerçek. Hayatta kalma iç güdüsü, ona dopamin, seratonin, endorfin ve oksitosin aracılığı ile verilmiş bir hediye. Bu hormonlar insanın bilişsel dünyasında kötü anıları siler; böylece örneğin ölüm gibi dehşet verici bir son hiç yokmuş gibi davranırız, bize acı veren hataları defaten bu unutkanlık sayesinde tekrarlarız. Yine bu hormonlar gerektiği zamanlarda gerektiği kadar salgılanır ve böylece bizi gerekli tüm anlarda olumsuz deneyimlerden korur. Bu anlardan en belirgini, bir annenin doğum yaptığı ve aslında teknik olarak düşünüldüğünde son derece travmatik olan deneyimdir. Kadın bedeni hamileliğin son ve en zorlu aylarında bu hormon kokteyli sayesinde olabileceği en mutlu ve vurdumduymaz halindedir *. Bu duyguya, umut, bilinmezliğe duyulan heyecan, başarma hissi gibi pek çok başka şey de eşlik eder. İnsanın yavrusunu doğurma süreci ile varoluşu boyunca gerçekleştirdiği türlü yaratım süreçleri arasında duygulanım bakımından böyle bir benzerlik görmek, en azından bir anne olarak, mümkün.
Anthony Storr’a göre yaratıcı insan sürekli olarak kendini keşfetmeye, kendi kimliğini yeniden şekillendirmeye ve yarattıkları aracılığı ile evrende varoluşunu ispatlamaya ve bir anlam bulmaya çalışır.[3] Yaratıcılık kendi içinde optimizmi barındırır. Bu bağlamda mimarlar ve tasarımcılar, fikir mesaisi ile üretim gerçekleştiren tüm yaratıcı insanlar birer optimisttir.
Optimizm kuşkusuz salt duygusal bir iyimserliği tarif etmez. “Koşullar altında en iyi olan” anlamına gelen optimum kelimesi, optimizmin kökenini oluşturuyor. Latince optumus kelimesinden türeyen optimumun kökü olan ob-, doğru, önünde, önde anlamını taşıyor. Optimizmin kökleri de, kelimenin anlamının geleceğe yönelik bir umut taşıdığını anlatıyor. O halde önceki cümlemi şöyle açmalıyım: Mimarlar ve tasarımcılar, yaratıcı endüstrilerin içinde çalışan profesyoneller geleceğe yönelik bir umut taşırlar.
Mimarın ve mimarlığın tanımı Vitrivius’tan bu yana çok değişti; çünkü çağlar boyu anlayış değişiyor; her meslek içinde bulunduğu çağın dinamiklerini yansıtıyor. Vitrivius, bir mimari tasarımın insan bedeninin sahip olduğu tartışmasız (!) mükemmelliğe, simetriye ve oranlara referans vermesi gerektiğini söyler ve ekler, “Eğer bir bina euritmi duygusu yaratacaksa doğanın bu armoni ve güzellik yasasını yansıtması gereklidir”. Vitrivius’un sözünü ettiği euritmik kelimesine pek aşina değiliz.
Bu kelime antik Yunanca’da iyi, güzel, hakiki anlamına gelen Eu ile düzenli ve sürekli anlamına gelen rythmos kelimelerinin birleşiminden bir araya geliyor; bana kalırsa zamansız bir güzelliği, yani asıl sürdürülebilirliği temsil ediyor.
Vitrivius’un insan bedenini mükemmel olarak idealaştıran güzellik tanımı Eco’nun bu anlayışı sıkıcı bulması ile, iyi ki, son buldu. Mimarlığa ilham veren insan bedeninin algısı çağımızda tümü ile değişti. Beden oranlarının, ten renginin, lekeler gibi kusurların ve benzerlerinin her biri farklılıkları ile sıra dışı ve böylece de Eco’ya ithafen güzel kabul edilirken çağdaş mimaride de bu estetik özgürleşmenin örnekleri görülür oldu. Diğer yandan günümüzde hiçbir kavram tartışmasız olarak nitelendirilmiyor; gerçeğin kendi bile tartışmaya tabi.
Fazlası ile kaygılı bir yapay zeka çağında neden estetik 101’e geri dönme ihtiyacı hissettiğimi merak edebilirsiniz. Yeni yıl için robotlardan, yapay zekadan, bunların ürettiği değişim ortamından, bu değişimin yarattığı kaygıdan söz etmek galiba bu günlerde en kolayı, ancak bana göre, asıl unuttuğumuz meseleyi, yani insanı hatırlamak en zoru.
Ütopik Son
İnsanı tüm evrimi ile baştan hatırlamalıyız, böylece içinde bulunduğumuz savaş ortamının yüzyıllar öncesinden Neanderthaller ile Homo Sapiens’ler arasında yaşanan ayrımcılıktan pek de bir farkı olmadığını anımsayabiliriz. Bu bize doğal seleksiyonda güçlü ile zayıf arasındaki acımasız, ayrımcı yaklaşımların tarihini ve bu eğilimin hepimizin içinde olan bir ata yadigarı olduğunu hatırlatır. Güçlü ve kötü olan tarafın soyunun devamı olarak, acaba geleceğe duyulan umutlu bir arzu çağı, insanlığı bir kez daha, bu kez olumlu bir yönde evrimleştirir mi? Bu evrimde mimarlığın rolü ne olabilir?
İnsanı yaratıcılığını canlı tutan tüm duyguları ve heyecanları ile baştan hatırlamalıyız. Böylece kendi yaratımımız olan teknolojilerden korkmak ve kaygılanmak yerine onlara adapte olmayı düşünebiliriz. Yapay Zeka teknolojisinin mimari üretime hız ve fayda sağlayacağı çok açık. İnsanlığın üretimi olan verinin çok büyük bir kısmı dijitalleşmiş durumda. Yapay Zeka bu veriyi derleyen, analiz ederek sunan bir yapı. Yaratıcı tasarımda ve üretimde sağlayacağı araştırma ve geliştirme kapasitesi, birbirinden türeyen yapılar, analizler, mekanik hesaplamalar, parametrik strüktürler gibi sayısız alanda fark yaratacak heyecan verici bir insan buluşu. Peki insanın içgüdüsel yaratıcılığı ve geleceğe dair umudu makineden beklenebilir mi?
İnsanı tüm tutkuları ile, çocukluğundaki saflığı ile hatırlamalıyız. Oyun oynamayı, sürprizleri seven, bir çiçeğin, bir böceğin canına kıyamayan hali ile belki. Böylece iklim ile, kent ile, toplum ile, yakınlarımız ile olan ilişkilerimizi baştan yazabiliriz. Nasıl bir yaşam istiyorsak, nasıl bir gelecek hayal ediyorsak, tasarladıklarımız da kuşkusuz bunların bir yansıması olacak.
Ekonomik koşulların dayattığı yeni bir ortamda sosyal konutları yeniden düşünmeliyiz. Yeni malzemeler konusunda dünya liginde Türkiye olarak yer alabilecek çalışmalara ağırlık vermeliyiz. Doğal afetlere yönelik geçici konut, seyyar tuvalet ve banyo, çadır, çanta, hızlı köprüler, pratik ulaşım araçları gibi onlarca konuda yetersiz kaldığımızı hep birlikte görebildik. Tüm üniversitelerde, hatta ilk ve orta öğretimden itibaren bu alanlardaki fikirleri sürekli kılacak alışkanlıkları edinmeliyiz. Deprem, Türkiye’deki üniversitelerde öncelikli ve zorunlu ders olmayacaksa başka nerede olacak? Göçmen sorununun yaratıcı endüstrilerle kesiştiği alanlarda fark yaratmalıyız. Bunlar barınmadan sağlığa, iletişim tasarımına dek çok çeşitli. Türkiye’nin genç nüfusunu Yapay Zeka, kod yazımı gibi alanlarda etkin biçimde kullanabilmek üzere yapılan çalışmaları mimarlar ve tasarımcılar olarak desteklemeli, özendirmeliyiz. Yapılabilecekler çok.
İnsanı diğer tüm türlerden üstün kılan özellikleri, insanımızı, başka ülkelerin zor durumdaki insanlarını, insanlığımızı hatırlamakla başlayabilir her şey.
Özlem Yalım, Ocak 2024
Kaynaklar:
[1] https://reporting.unhcr.org/globalappeal-2023
[2] https://www.architecture.com/knowledge-and-resources/resources-landing-page/future-trends-survey-2023
[3] Solitude: Return to the Self, Anthony Storr
*Doğum sonrası depresyonu olarak adlandırılan psikolojik durum, doğumla birlikte bu hormon seviyelerinin ani düşüşü ile ortaya çıkan ve pek çok psikolojik sorun gibi kimyasal bir gelişmedir.
Özlem Yalım

Ankara doğumlu Yalım; İstanbul’da yaşıyor ve aydınlatma sektöründe strateji ve marka yöneticisi olarak profesyonel kariyerine devam ediyor.
1995 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Endüstri Ürünleri tasarımı Bölümü’nden lisans
derecesini alan Yalım, tasarım mesleğinin hemen her alanında gerek kendi firmalarında gerekse çeşitli kurumsal firmalarda ve pozisyonlarda rol aldı; sivil toplum çalışmaları
gerçekleştirdi, uluslararası sergilerde koordinatör ve katılımcı olarak yer aldı, pek çok yarışmanın yazımında ve jürisinde katılımcı oldu. Aydınlatma başta olmak üzere halen tasarımla ilgili alanlarda eğitimler, atölyeler ve konferanslar vermektedir.
Tüm meslek yaşamı boyunca düzenli olarak çeşitli aylık mecralarda mesleki yazılar yazan tasarımcı, 2013-2015 arasında Optimist dergisinde aylık köşe yazarlığı yaptı. 2018 yılından bu yana sırasıyla Cumhuriyet Pazar, T24 ve Gazete Pencere Pazar’da haftalık köşe yazarlığı yaptı. Bidebunuizle Youtube kanalında Şehirler/Şekiller programını, Açık Radyo’da Rotatif programını (cohost) hazırladı ve sundu.
Yaratıcı endüstriler alanındaki kritikleri ve ürettiği içerikler talep üzerine halen farklı mecralarda yayınlanıyor. Bunlar arasında Arkitera, Manifold, Sanatatak, Art Unlimited, Oggusto gibi yayınlar sayılabilir. NTV kanalında yayınlanan TurkMucit yarışmasının jüri üyeleri arasında bulundu; ilk İstanbul Tasarım Bienali tasarladı ve İKSV ile birlikte hayata geçirdi. İKSV de görev yaptığı 2010-2014 döneminde iki kez Turkishtime dergisi tarafından üst üste Türkiye’nin en yaratıcı 50 profili arasında gösterildi.
