[Sergi Notları]: “Şehir Nerede”

Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

bi_özet’in “Sergi Notları” adlı yeni bölümünde, güncel sergileri Sahir Uğur Eren’in fotoğrafları eşliğinde geziyor; küratör ve sanatçılarla sergide öne çıkan kavramlar hakkında konuşuyoruz.

Serinin üçüncü bölümü Muratcan Sabuncu kuruculuğunda İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde açılan yeni sanat alanı YUNT’un ilk sergisi “Şehir Nerede” ile devam ediyor. Sergide öne çıkan kavramları küratör Emre Zeytinoğlu’ndan dinliyor ve Sahir Uğur Eren’in fotoğraflarıyla sergi notlarını aktarıyoruz.

Kavramlarla “Şehir Nerede”

Sergide, geleneksel İstanbul imgelerinin ötesine geçerek bugünün “şehir gerçekleri”ni vurgulama ihtiyacınız nereden doğdu?

Emre Zeytinoğlu: “Şehir gerçekleri”, o şehre yakıştırılan bir kültür karşısında her zaman saklanır. Çünkü o gerçekler, “sanki varmış gibi” onaylanan kurmaca bir kültüre aykırı görüntüler ortaya koyar. Şöyle düşünelim: Bir şehirde oluşan kültür, bazı dönemlerin seçilip öne çıkartılmasıyla, bazı dönemlerin de görmezden gelinmesiyle açıklanamaz. Oradaki tüm tarihsel katmanların ve o katmalarda geçen olayların, o kültürün oluşmasında bir rolü vardır. Fernand Braudel’in dediği gibi, oradan gelip geçenler ve hatta orayı işgal edenler, yakıp yıkanlar bile o kültürün oluşmasına katkıda bulunur. Demem o ki: Kültürün oluşmasındaki en önemli etken, zaten düpedüz tarihteki gerçek olayların birikimidir. Bugün de kültürden söz edeceksek, bu yaşadığımız gerçek bir şey olmalıdır; yani tam olarak o birikime eklenen bir şey olmalıdır. Eğer kültürü, halen yaşanmakta olan gündelik “şehir gerçekleri”nden ayrı bir şey gibi görürseniz, işte şimdi pek çok kişinin yaptığı gibi, “kültür elden gitti” diye oturup ağlarsınız. Ne var ki şimdi kendi kültürümüzü biz oluşturduk ve beğensek de beğenmesek de onu yaşıyoruz. Yine de o eski kültürlere ait bazı simge yapılar şehirde korunuyor. O yapılara bakıp sanırsınız ki tasavvurlardaki kültür hâlâ yaşıyor; fakat o yapıların pek çoğu da asıl işlevlerini yitirmişler ve birer şehir biblosuna dönüşmüşlerdir. Aydınlatılıp turistlere sunulur falan filan; süsten başka bir işe yaramazlar. Şehir, hele de İstanbul gibi bir megapolse her an değişir, bu kaçınılmazdır; yeni ekonomiler, yeni kitleler, yeni ideolojiler, yeni mücadele biçimleri, yeni kozmopolit mahalleler, yeni şehir merkezleri, yeni ulaşım aksları ve bunlara uygun yeni bir işlevsel mimari doğar. Bunlar da her an kültürü baştan aşağı yeniler. Sonuçta o “şehir gerçekleri”, bizzat yaşanılan bir durumdur. O yeni koşullar, olmayan kurmaca bir kültüre de ağlayıp durmanızın anlamsız olduğunu önerir ve sizi bugüne davet eder. Demek ki bugün yaşadığımız şehrin tüm o birikimlerden oluşan kültürü, sergide gördüğümüz “şehir gerçekleri”ni yaratmış… İşte ara sıra, kendilerini hiç olmayan bir kültüre ait sananlara, bunun anımsatılması gerekiyor.

Sergideki eserler İstanbul’un “merkez-çevre ayrımı”nı ziyaretçilere hangi perspektiften gösteriyor?

EZ: Bu sergi Sultanbeyli gibi bir semtte, yani “merkez-dışı” sayılan bir yerde açıldı. O semtin konumu beni bu sergi adına gerçekten heyecanlandırdı, çünkü oranın bazı kişiler tarafından “çevre” olarak algılandığını biliyordum ve böyle bir galerinin niçin orada açıldığını, bu sanat etkinliğinin de niçin orada yapıldığını soracaklarını da biliyordum. Ama o zaman ben de onlara şunu sorabilirdim: Pekiyi merkez neresi, sizce sergiyi nerede açmalıydık? Taksim’de mi, Beşiktaş’ta mı? Sultanahmet Meydanı’nda mı, Etiler’de mi, Maslak’ta mı?  Bakırköy’de mi, Levent’te mi, Kadıköy’de mi, Bostancı’da mı? Gaziosmanpaşa’da mı, Beylikdüzü’nde mi ya da Esenyurt’ta mı? Nerede, yani sizin uygun gördüğünüz merkez neresidir? Tahmin ediyorum ki onlardan gelecek yanıtlar çok farklı olacaktı. Çünkü herkesin kendi yaşamına göre belirlediği farklı bir merkez var. Öyleyse Sultanbeyli’nin, şehirde “merkez” diye ifade edilebilecek sayısız yerden farkı ne? Bugün İstanbul’da “merkez” diye bir yerden söz ediliyorsa, bu da hayali bir şeydir. Şimdi İstanbul’da her semt, birbirleri ile sıkı ilişkiler içinde; yani bir yerde oturursunuz, ama iş yaşamınız, eğlence yaşamınız vb. başka yerlerde geçer. Sizin en fazla bulunduğunuz yerler, otobanlar, trenler ya da metrolardır. Bu sayılan merkezlerde ise genellikle turistler ya da mecburen işi orada olanlar dolaşır. Üstelik her “merkez-dışı” diye görülen bölgenin, kendi içinde bir yaşam biçimi, bir ekonomisi, bir iş organizasyonu vardır. Burada da sonuçta şunu söyleyeyim ki: İstanbul gibi bir megapolün merkezi olmaz, çevresi de yoktur; burası ve bunun gibi şehirler, daha önce “çevre” olarak adlandırılan yerleri de içine alarak, ama onları fazla değiştirmeksizin büyürler ve kendilerini “çok-merkezli” olarak var ederler. Önemli olan pratik ulaşım akslarıdır. Sergideki sanatçılar da zaten aynı fikirde olup uzun süredir bu konuda yapıt üretiyorlar.

Yeni yapılar ve mekânlar üzerinden şehrin “dönüşüm”ü sergide gösterilirken, bu değişimin kültürel ve toplumsal açıdan şehrin dokusuna etkisi nasıl oldu?

EZ: Özellikle İstanbul çapındaki şehirlerde bu değişim kaçınılmaz. Fakat şurası net değil; acaba yeni yapılaşma ve ortaya çıkan yeni mekânlar mı kültürel alanı etkiliyor, yoksa kültür değiştiği için mi şehirler de bu dönüşüme maruz kalıyor? Belli ki bunlar karşılıklı olarak birbirlerini etkiliyor. Bu etkileşim de öylesine hızlı oluyor ki artık hangisinin önce geldiğini çözemiyoruz. Yine de şöyle düşünmek daha uygun olur: Eğer bir şehir, dünyadaki her ekonomik, siyasi, teknolojik vb. değişimden etkileniyorsa, oradaki insanların da yaşam biçimlerini ve yaşadıkları şehri değiştirmeleri hayli olağandır. O halde şehirdeki değişiklik neye hizmet edecek? Yani şehir durup dururken yeni yapılaşmalara ya da mekânlara dönüşmüyor, bunu orada yaşayanlar yapıyor, çünkü o dönüşümün yaşamsal bir gereksinimi ve işlevi var.

Bugün İstanbul’un mevcut şehir yapısını düşündüğümüzde sergi, izleyicilere “metropolleşme” (metropolitenleşme) üzerine nasıl bir düşünce pratiği teşvik ediyor?

EZ: Daha önce belirttiğim gibi o idealize edilmiş kültürün üyesi değiliz. Hatta bize anlatılıp duran o masallardaki, efsanelerdeki kültür de hiç olmadı; en ideal kültürel yaşamda bile çelişkiler, iktidar mücadeleleri, kitle çatışmaları, yıkımlar, bozulmalar vardır. Bunlardan olumlu bulduklarınızı gösterip olumsuz yönleri saklayarak bir rüya gibi kültür oluşturamazsınız. Biz şimdi de zaten o anlatılan kültürde yaşamıyoruz. İster metropol diyelim ister megapol, bu şehrin kültürü tam da şimdi içinde bulunduğumuz durumun kendisidir; tarihsel katmanların bileşkesi şimdi böyle beliriyor demek ki… Mimari de öyledir; hiç kimse durup dururken gökdelen inşa etmez, şehrin meydanlarını o berbat mimari ile harap etmez, su kaynaklarını kurutmaz. Bu davranışların bir nedeni olmalı; nedir o? Cevap kolay: Dünyadaki ekonomik model… İnsanlar da o halde bu modele uymak için can atıyor ya da mecbur kalıyor ki şehir ve oradaki yaşam böyle bir biçime bürünüyor. Gökteki kötü ruhlar falan filan yapmıyor yani bu dönüşümü… Eğer şimdiki mevcut kültüre birileri “kültürsüzlük” diyorsa, onlardan bugünkü koşullarda ideal bir kültür tanımı yapmalarını çok arzu ederdim. Bakalım pratik yaşamda neleri değiştirmeleri gerekiyor ki o ideal kültür oluşabilsin? Öyleyse iş, kapanan pastanelere, sinemalara ağlayıp durmak değil de bugünkü pratiği çözümleyip iyileştirmek… Ama bu da dünyaya hâkim siyasetin sahiplerini kızdırabilir ve insanın canını bile tehlikeye atabilir, haberleri olsun.

Son olarak okurlarımıza önerebileceğiniz başka güncel sergiler var mı?

EZ: Beğendiğim sergiler yakın zaman önce kapandı, yenilerini ise henüz görmedim.

Fotoğraflarla “Şehir Nerede”

 


Söyleşi Dizisi Koordinatörü: Neslihan İmamoğlu
Söyleşi: Meltem Merve İmamoğlu
Fotoğraflar: Sahir Uğur Eren

Emre Zeytinoğlu‘nun “Şehir Nerede” sergisi, 4 Şubat 2024’e kadar İstanbul, Sultanbeyli’de açılan YUNT‘ta görülebilir. Sergi hakkında daha fazla bilgiye bi_özet‘in ilgili haberinden ulaşabilirsiniz:

https://biozetdotcom.wpcomstaging.com/2023/11/08/yunt-ilk-sergisi-sehir-nerede-ile-sultanbeylide-acildi/