[Söyleşi]: “Binalar amaçlarını gerçekleştirmekte iyi değilse onları üretmenin bir anlamı yok”

Oliver Heath

Kurucusu olduğu Oliver Heath Design’da biyofilik tasarım konusu üzerine çalışan Oliver Heath, Interface ile yürüttüğü işbirliği kapsamında 17 Kasım 2017 tarihinde Türkiye’de mimarlarla bir araya geldi. Kendisiyle biyofili kavramının anlamı, mekan tasarımına etkisi ve yürüttüğü araştırma projeleri üzerine konuştuk.

Biyofilik tasarım nedir? Siz bu alanda çalışmaya nasıl başladınız?

Biyofili, doğa sevgisi anlamına geliyor ve 1980’lerde Amerikalı psikolog Edward O. Wilson tarafından yaygınlaştırılmış bir terim. Yani çok eski bir fikir değil. Temel olarak Wilson, toplumun kırsal kesimlerden şehir merkezlerine taşındığını ve bunun birçok fizyolojik ve psikolojik soruna neden olduğunu fark ediyor. Biyofilik tasarım ise daha sağlıklı ve mutlu yaşam ve çalışma ortamları oluşturmak için insanın doğayla olan bağlantısını geliştirmek demek. Biyofili aslında stresin yapılarda yarattığı olumsuz etkileri farketmekle ilgili: Bazı yapılarda çalışırken ve yaşarken çok yorgun ve tükenmiş hissediyoruz. Doğanın bu stresten çok hızlı şekilde kurtulmamızı sağlama ve bu stresi azaltma gücü var. Ayrıca bunun evrensel bir kavram olduğunu da söylemek gerekli, çünkü herkes hayatının bir kısmında doğayla ilgili olumlu bir deneyim yaşamıştır. Örneğin şu an burada olmak, ofiste oturmaktan daha güzel bir his veriyor: Açık ve temiz havada, ağaçlarla ve hayvanlarla çevrili olmak. Yani konu, bize yararı olan doğal öğelerin farkına varmak ve bunları, özellikle de şehir hayatının en stresli mekanlarında mimari ve iç mimariye dahil etmenin gelişmiş yollarını bulmakla ilgili.

Birçok insan için özellikle iç mimarlık; para harcamak, kurumsal kimliği, gücü veya kişinin zenginliğini ifade etmek, dünyaya “bu benim markam” demek için kullanılan bir müsriflik aracı olarak görülüyor.

Bense sürdürülebilir tasarımla yaklaşık 20 yıl ilgilendim. Sadece doğalgaz, su ve elektrik gibi kaynakların daha az tüketimini değil, bir tasarımcı olarak tasarımın daha insancıl bir yanını ve tasarımın yaşamları nasıl geliştirebileceğini sorguladım. Özellikle biyofilik tasarım, daha iyi, sağlıklı ve mutlu mekanlar yaratma imkanına sahip: Şu anki çalışmam temelde buna odaklanıyor. Birçok insan için özellikle iç mimarlık; para harcamak, kurumsal kimliği, gücü veya kişinin zenginliğini ifade etmek, dünyaya “bu benim markam” demek için kullanılan bir müsriflik aracı olarak görülüyor. Ben, biyofilik tasarımla bunu tersine çevirmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Tüm tasarım bilgimizi insanları harika hissettiren mekanlar oluşturmaya odaklarsak ne olur? Bu nasıl görünür? Temel amacımız bu.

Gerçekte birçoğumuzun mimar ve tasarımcı olarak çalışma şansı bulduğu projelerin doğayla bağlantısı olmuyor.

Biyofilik olmak tasarımlarınızı nasıl etkiliyor?

Biyofilik tasarımın üç anahtar fikri var: İlki, doğayla doğrudan temas kurmak. Bu, doğa denince hepimizin aklına gelen biçimlerde olabilir: ağaçlar, bitkiler, su, doğal ışık, temiz hava, yıl boyunca mevsimin değişimini gözlemleyebilmek… Ama gerçekte birçoğumuzun mimar ve tasarımcı olarak çalışma şansı bulduğu projelerin doğayla bağlantısı olmuyor. İkincisi ise “doğa benzeşimi” dediğimiz yöntem: Yapılarda doğal malzemeler, renkler, dokular ve desenler kullanarak doğa hissini nasıl taklit ettiğimizle veya uyandırdığımızla ilgili. Inteface’in çalışmaları işte burada devreye giriyor, çünkü karo halılarının tasarımında doğayı yansıtan bir yaklaşım izliyorlar. Bu da doğal doku ve desenleri çok kolay bir şekilde mekanınıza taşımanızı sağlıyor. Üçüncüsü ise insanların mekana verdiği tepkiyle; insanların doğanın bir parçası olduğu, ondan bağımsız olmadığını hatırlamakla ilgili. Bu yüzden doğanın öğeleriyle doğrudan veya dolaylı olarak ilişki kurmamız çok önemli, çünkü böylece enerji ve heyecan veren veya tam tersine sakinleştiren, güçlendiren ve sağlık veren mekanlar yaratabiliriz.

Bir tasarımcı olarak biyofilik olmak malzeme seçimlerinizi nasıl yönlendiriyor? Tasarımlarınızda kullandığınız malzemelerin üretimlerine ve kökenlerine dair nasıl bilgi ediniyorsunuz?

Sürdürülebilir tasarımın geleneksel biçiminde o maddenin doğadaki ayakizini anlamak zorundayız: nasıl ve nerede üretildi, ulaşımı nasıl sağlandı, nasıl kullanılacak, herhangi bir zehirli madde içeriyor mu, kullanım ömrünün sonunda nasıl imha edilecek veya yeniden kullanılacak… Bu geleneksel yaklaşım.

Gerçekte ise çoğu bina bir hesap çizelgesiyle tasarlanıyor. Ana odak bütçe, o binanın amacına nasıl hizmet edeceği değil.

Biyofilik tasarım ise buna insan öğesini katıyor. Materyalleri mekanın kalitesini artırmak, insanların daha mutlu ve daha az stresli hissettiği bir mekan yaratmak için nasıl kullanırız? Bu yüzden iki taraflı bir yaklaşım olmak zorunda: karbon ayakizi merkezli bir yaklaşım ve insan merkezli bir yaklaşım, çünkü insanlar binaları sevmiyorsa ve binalar amaçlarını gerçekleştirmekte iyi değilse onları üretmenin bir anlamı yok. Bana insanı ön plana koymayan, insanın nasıl daha iyi hissedebileceğini düşünmeyen bir hastane tasarımı yapılması fikri anlamsız geliyor. “Haydi bir okul tasarlayıp bütçeyi ön plana koyalım, öğrencilerin öğrenme kapasitesini dikkate almayalım” demek çok anlamsız. Gerçekte ise çoğu bina bir hesap çizelgesiyle tasarlanıyor. Ana odak bütçe, o binanın amacına nasıl hizmet edeceği değil. Biyofilik tasarımın ilginç yanı, maliyetleri azaltıp kazancı artırabilmesi. Bunu nasıl yapıyor? İnsanlar daha mutlu, sağlıklı ve üretken hissettiklerinde devamsızlık olmuyor ve yapının sağladığı kazanç artıyor.

Binlerce yıldır doğayı yapılarımızda taklit ediyoruz: tapınaklar, kiliseler ve pek çok başka örnek var.

Doğa sevgisi ve sürdürülebilirlik adına sık sık doğayı taklit eden tasarımlar ortaya konuyor. Sizce bu tasarımlar biyofilinin amacına hizmet ediyor mu?

Bunun çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Yapılı çevrede doğa öğelerini taklit edebilmemizin farklı yolları var. İlki, biyomorfik şekiller ve desenler: çizgisel olarak doğal öğelerden esinlenen şekillere sahip kolonlar, korkuluklar vs. üretmek. Binlerce yıldır doğayı yapılarımızda taklit ediyoruz: tapınaklar, kiliseler ve pek çok başka örnek var. İkincisi doğayı dokular ve desenlerde çağrıştırmak, mekanlarda doğal malzemeler kullanmak. Bu mimari bir yöntemle olabilir ama daha kolay bir yolla da olabilir. Son üç yıldır Interface ile birlikte çalışıyorum. Malzeme üretimleri ve atık politikaları açısından çok sürdürülebilir bir firma olmalarının yanı sıra bu anlayışı ürünlerine de yansıtıyorlar. Rastgele desenler oluşturabilen gelişmiş üretim ve tasarım süreçleri sayesinde yapraklar, orman, çimen, taş zemin ve eskimiş yüzeyler gibi doğal dokuları taklit edebilen malzemeler üretebiliyorlar. Tıpkı ormanlarda ve parklarda olduğu gibi bu rastgelelik hissi mekana zengin dokular katıyor. Artık malzeme üretim teknolojisi o kadar ilerledi ki son derece gerçekçi malzemeler üretebiliyoruz. Bu da biyofilik tasarım için avantajlı çünkü farklı doğa türleri veya bitki türleri bulamayacağız ama teknoloji sayesinde yapılı çevremizde doğa hissini uyandırabilen farklı malzemeler üretebileceğiz.

İnsan sürdürülebilirliği önemsediklerini söyleyebilirler ama bir şeyin eriyen buzullarla ve küresel ısınmayla ilişkisini kurabilmek zor.

Interface ile nasıl bir işbirliği yürütüyorsunuz? Bir zemin kaplaması malzemesi nasıl biyofilik olabiliyor?

Interface’in “biyofilik tasarım elçisi”yim. İngiltere ve Avrupa’nın farklı yerlerinde mimarlar, iç mimarlar, yöneticiler, insan kaynakları uzmanları gibi farklı kesimler için CPD (continueing practice development) konuşmaları yapıyorum. Ayrıca mimar ve iç mimarların biyofilik tasarım üzerine anlayışlarını geliştirmek için atölyeler düzenliyorum. Bir yandan da biyofilik tasarım üzerine tartışmak, anlaşılmasına yardımcı olmak, piyasaki gelişmeleri aktarmak amaçlı kılavuzlar yazıyoruz. Birlikte projelerde de yer alıyoruz.

İnsan sürdürülebilirliği önemsediklerini söyleyebilirler ama bir şeyin eriyen buzullarla ve küresel ısınmayla ilişkisini kurabilmek zor. İnsanların nasıl gerçekten umursamalarını sağlarsınız? Gerçekten enerji ve su harcamalarınızı önemsiyor musunuz? Pek çok kaynak ucuz, kolay ulaşılabilir, doğa üzerindeki etkileri görünmez. Sizi bunların bazılarını kullanmamaya, arabaya binmemeye, seyahat etmemeye ikna etmem çok zor. Ama konuyu biraz değiştirip “sizi daha mutlu, sağlıklı, daha az stresli yapan, daha iyi bir yaşam kalitesi sunan bir ev/ofis istemez misiniz” dediğimde kabul edeceksiniz. Yani konuyu biraz değiştirerek insanların gerçekten istediği ve bağ kurduğu şeyleri başarabiliriz. Bizim yaptığımız da özünde bu, çünkü bizce mimarların çoğu enerji kullanımı veya hava kalitesi gibi konularda çok söz sahibi olamıyorlar; bunlar mühendislerin uzmanlık alanı haline gelmiş durumda. Diğer yandan biyofilik tasarım, biz tasarımcıların üzerinde söz sahibi olabileceği ölçülemez değerler sunuyor: mekan kalitesi gibi. Bir mekana girdiğimizde “burası harika” demek isteriz, bu da mühendislikle değil tasarımla olur: bitkiler, ışık, manzara… Tasarımcılar bir mekanda sağlık ve mutluluğu birçok farklı açıdan etkileyebiliyorlar. Daha başarılı binalar yaratabilmenin vazgeçilmez bir parçası da bu.

Düşününce apaçık ortada: Doğa manzarası olan oda için daha fazla para ödersiniz.

Bir tasarımın biyofilik olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bu oldukça kişisel bir konu gibi görünüyor, bir ölçme sistemi var mı?

Hepimiz biyofilinin kişisel olduğunu düşünüyoruz ama 100 kişilik bir gruba “mutlu, sakin ve rahat hissettiğiniz bir mekan hayal edin” dediğimde ve “orası ofisiniz mi” diye sorduğumda hepsi “tabii ki değil” diyorlar. “Hanginiz buranın göl, ırmak, orman, dağ gibi doğal manzaraya bakan bir yer olduğunu hayal etti” dediğimde ise herkes elini kaldırıyor. Yani bu aslında evrensel bir tasarım görüşü, hepimizin içinde var. Ama bunu gerçekten nasıl kanıtlarsınız?

Hepimizin doğayla yakın ilişkide olmak istediğini farketmek önemli ama bunun ötesinde doğayla yakın ilişkide olmanın mekanları geliştirebildiğine dair pek çok araştırma var: Çalışma mekanı özelinde bunun üretkenliği ve yaratıcılığı artırdığı, devamsızlıkları azalttığını gösteriyorlar. Interface de “Çalışma Mekanında Biyofilik Tasarımın Küresel Etkisi” (Global Impact of Biophilic Design in the Workplace) isimli oldukça kapsamlı bir araştırma yürüttü. Eğitim alanında da olumlu sonuçları ortaya çıktı: çocuklar doğal ışıkta daha hızlı öğreniyor, devamsızlıklar azalıyor, daha iyi notlar alıyorlar. Sağlık alanında ise manzara, bitki ve yeşilliğin iyileşme sürelerini ve ilaca ihtiyacı azalttığıyla ilgili araştırmalar var. Tüm bina türleri için geçerli. Düşününce apaçık ortada: Doğa manzarası olan oda için daha fazla para ödersiniz. Otuz yılı aşkın süredir yürütülen bu araştırmalar müşterilerimize sunduğumuz kanıtların temelini oluşturuyor.

Bunun ötesinde mimar ve tasarımcılar, kullanım öncesi ve sonrası araştırmalar yürütüyorlar. İnsanlara mevcut bir mekanla ilgili “burası soğuk mu, sıcak mı, kuru mu, nemli mi; burada insanlarla konuşma şansı buluyor musun, stresli hissediyor musun; binaya girdiğinde nasıl hissediyorsun, ilk düşüncen ne oluyor” gibi sorular soruyorlar. Yenileme süreci bittikten ve insanlar binaya geri taşındıktan sonra da bu soruları yeniden soruyor ve karşılaştırma yapıyorlar. Mimar ve tasarımcılar için bu seviyede bir düşünme biçimine sahip olmak önemli. Ama tabii ki ayıracak para ve zamanları yoksa veya müşteri istemiyorsa da yararlanabilecekleri birçok araştırma var. Müşteriyi sadece güzel görünen bir mekandansa iyi hissettirecek, binanın çıktısını geliştirecek bir mekan tasarlayacaklarına ikna ederken bunlar çok değerli.

Bugüne kadar duyduğunuz tüm tasarım türlerini düşünecek olursanız -klasik, neoklasik, modern, art nouveau, art deco, hangisi olursa olsun- hiçbirinin başarısı araştırma ve kanıtlarla gösterilmiyor. Başarılılar çünkü defalarca yapılıyorlar, insanlar onları yapmak için para veriyor. Bazı binalar diğerlerinden daha iyidir. Tasarımda fikirlerimizi desteklemek veya oluşturmak için araştırmalardan yararlandığımız zaman daha iyi sonuçlar elde edebiliriz. Biyofilik tasarım bu açıdan oldukça özgün.

Yapının sürdürülebilirliğini ölçmek için kullanılan BREAM ve LEED gibi standartlar, enerji verimli bir yapı oluşturmak için tasarım ve yapım süreçlerine odaklanıyorlar; ama bu insan merkezli bir yapı olmuyor.

Biyofilinin ileride nasıl gelişmesini öngörüyorsunuz? Daha fazla kişiyi bu konuda bilinçlendirmek ve birlikte fikir üretmek için çalışmalar yapıyor musunuz?

Son üç yılımı İngiltere, Avrupa, Dubai gibi yerlere seyahat ederek ve biyofilik tasarımı tanıtarak geçirdim. Aynı zamanda tartışmaları desteklemek için tasarım rehberleri yazıyoruz. Şu anda ayrıca yapı standartlarında bir değişim görüyoruz. Yapının sürdürülebilirliğini ölçmek için kullanılan BREAM ve LEED gibi standartlar, enerji verimli bir yapı oluşturmak için tasarım ve yapım süreçlerine odaklanıyorlar; ama bu insan merkezli bir yapı olmuyor. Yani bu standartların oldukça küçük bir kısmı sağlık ve mutluluğa odaklanıyor. Bugün “Well Building Standard” isminde farklı bir bina sertifikasyonu var. Aşağı yukarı 2013 yılında ABD’deki Delos isimli bir şirket tarafından geliştirilen ve bugün International Well Building Institute (IWBI) tarafından yürütülen bu standard, yapının tasarım ve yapımından kullanımı boyunca kullanıcıların sağlık ve mutluluğuna odaklanıyor. Altın, platin ve gümüş olmak üzere üç kademesi var. WELL’in yedi farklı anahtar konusu mevcut: hava kalitesi, su kalitesi, besin, ışık, fiziksel konfor, zindelik ve zihinsel mutluluk. Yani standardın farklı seviyelerini yakalamak için bunların optimizasyonu gerekli. WELL standardının çıkması, bir binanın daha sağlıklı olduğunu kanıtlamak için artık kullanabileceğimiz bir verinin olduğu anlamına geliyor. Sertifikanızı her üç yılda bir yenileyebilmek için binaya iyi baktığınızı kanıtlamak ve düzenli kullanıcı araştırmaları yürütmek zorundasınız. Bu sertifika, bina sahibinin veya müteahhidin müşterisine binanın sağlıklı olduğunu, çalışmak için harika bir mekan yarattığını kanıtlayabilmesi demek; çünkü işverenler için iyi çalışma mekanları yaratmak önemli.

Ayrıca şu an firma olarak Building Research Establishment (BRE) ile birlikte çalışarak biyofilik ofis projeleri yapıyoruz. 1980’lerden kalma, beton bir binayı alıyoruz. Bir yılımızı çevreyi hava kalitesi, ışık, karbondioksit, toksinler gibi farklı açılardan inceleyerek geçireceğiz. Daha sonraysa bir yenileme çalışmasına gireceğiz ve çalışma bitince binayı bir yıl daha ölçeceğiz. İki buçuk yıllık bu projede biyofilik tasarımın üç farklı seviyesini inceleyeceğiz: düşük, orta ve yüksek. Düşük seviyede düşük bütçeyle yapabileceğiniz çözümleri uygulayacağız: bitkiler, doğa resimleri ve hareketli masalar. Orta seviyede ise bir yenileme projesinde yapılabilecek çözümleri uygulayacağız: cam duvarlar, doğal malzemeler, doğal ışık ve ortamı bitkilerle geliştirmek. Yüksek seviyede ise yeni bir bina yapılacak olduğunda kullanılacak yöntemleri değerlendireceğiz: dış mekanlar, su elemanları, yeşil duvarlar… Böylece biyofilik tasarımı tüm açılardan inceleyebilecek ve işlevselliğini ölçebileceğiz. Bu şekilde neyin gerçekten yatırım yapmaya değer olduğunu, en iyi sonuç vereni bulacağız. Bu bence oldukça ilginç sonuçlar ortaya koyacak.