[söyleşi]: “Etkileşim Olmayınca Herkes Olduğu Yerden Yaptığı İşi Doğru Görür”

Bahadır Kul Architects kurucusu Mimar Bahadır Kul ile özelleşmiş bir ofis olmak ve yeni projeleri Bi’nevi Atölye üzerine konuştuk.

Birçok farklı işlevde  yapınız olmasına rağmen sizin isminizi ağırlıklı olarak  spor yapıları, özellikle de ‘Stadyum’ projeleriyle duyuyoruz. Neden spor yapıları? Bu konuda özelleşmiş bir ofis olduğunuz söylenebilir mi?

Mimarlık serüvenimizin başında ilk ofisimizi 2002 yılında Kayseri’de kurduk. Kayseri’de kamusal yapılarla başlayan bu serüven, 2006 yılında Kadir Has Stadyumu projesinin ortaya çıkışıyla ülkede bir stadyum yapısının ilk kez gündeme geldiği bir zamana denk geldi. Bu projede bulunuyor olmamız ve bu binanın hayata geçmiş olması, Türkiye’deki spor yapısı mimarisinde büyük bir açılımı da beraberinde getirdi. Sadece bir stadyum değil, aynı zamanda büyük bir kapalı spor salonuna da sahip olan Kadir Has Spor Kompleksi 2004’te de Dünya Basketbol Şampiyonası’na ev sahipliği yaptı. Dolayısıyla bu alanda dikkat çekiyor oluşumuz ülkesel bir beklentinin de önünü açtı. Devamında Konya Stadyumu ve TOKİ’yle birlikte çalıştığımız yaklaşık 7-8 stadyum projesiyle beraber ilerleyen bir spor yapısı serüveni başladı. Bu aslında 50 yıllık bir spor yapısı gereksiniminin bir anda ortaya çıkışıydı. 2007-2015 yılları arası sadece bizde  değil diğer birçok mimarlık ofisinde de spor yapıları adına eserlerin üretildiği bir dönemdir. Bu süreçte Spor Bakanlığı’nın, spor yapılarının inşa sürecini iyi programlaması ve yapıyı hayata geçiriş süreci önemli bir etkendir. Gerek kamunun gerekse yerel yönetimlerin de bu konuda çabaları başladı; çünkü sporun kent kültüründe, sosyal yapısında çok ciddi olumlu etkileri olduğu biliniyordu. Bugüne kadar ihmal edilen bu gereksinim, bir anda ele alınıp bir on yıl içerisinde tamamlanmak istendi ve böylece birçok spor yapısı inşa edildi. Bu projelerin birçoğuna imza atmış olduğumuz için ‘Türkiye’de spor mimarisi’ denince ilk akla gelen ofislerden biriyiz.

Bizim spor mimarisiyle anılıyor oluşumuz böyle bir serüvenle başladı. Arkasından ortaya çıkan eserlerdeki bilgi birikimi ve deneyimlerimizle, daha yoğun ve dikkate değer yapılar üreterek gerek ulusal gerekse uluslararası arenada dikkatleri üzerimize topladık. Sonrasında Irak’taki stadyumlarımız ve geçen yıl da Batum’da yaptığımız stadyum ile uluslararası spor yapısı serüvenimiz devam etmekte.

Türkiye on yıl öncesine kadar bu konuda çok az birikime sahipti.

Spor yapıları, özel bilgi birimi isteyen bir yapı türü ve Türkiye’de bu konuda çok az uzman kişi var. Siz bu projeleri kurgularken yurt içi/dışından firmalarla işbirliği yapıyor musunuz? Eğer yapıyorsanız, bu anlamda Türkiye’yi nerede görüyorsunuz ve daha iyi olmak için neler yapılmalı?

Aslında ülke genelinde bir bilgi eksikliği vardı. Bunu gerek danışmanlıklar alarak, gerek gözlemleyerek, gerek araştırarak ve gerekse Futbol Federasyonu gibi örgütlerin de desteğiyle tamamlamaya çalıştık. İlk başta tabii ki zorlandık; ama bir iki yapıdan sonra bu bilgi dağarcığı biraz daha biçimlenmiş ve toparlanmış oldu, artık ne yapacağımızı çok iyi biliyorduk. UEFA ve FIFA örgütlerinin denetimlerinin de oluşu işin bir nevi ‘check edilmesi’ ve yaptığımızın doğruluğundan emin olmak açısından da bizim için önemliydi.

Dünyada spor yapısı adına danışmanlık hizmeti veren firmalar ise gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında sadece spor mimarisinde danışmanlıktan öte teknik alanlarda destek vermektedir. Bu C değerleri ve görüş değerlerinin ortaya konması, testlerinin yapılmasından tutun, çimin havalanması ve ışık almasına, saha akustiğinin biçimlenmesine kadar tüm bilgi birikimine sahip olan firmalar ve ekiplerden alınan hizmetlerin bütünüdür. Aynı zamanda bir stadyum yaptığınızda UEFA kriterlerine uygun olduğunu belgelemek adına UEFA yetkilileri tarafından yapınız denetleniyor. Proje sürecinde; çizdiğiniz proje hayata geçmeden önceki denetimler, gerek yapılırkenki denetimler, gerekse bittikten sonraki denetimlerle tüm stadyumlar için belirlenmiş kriterlere uygunluğu kontrol ediliyor. Bu da işinizin doğruluğunu %99’lara kadar garantileyen bir disiplin. Uluslararası bilgi birikimini bu tarz danışman firmalarla toparlayarak oturtmaya çalıştığımız bir serüvendi. Türkiye on yıl öncesine kadar bu konuda çok az birikime sahipti. Ne zaman ülkede 10. stadyum yapılmaya başlandı, ancak o zaman birçok mimari ofis, kurum ve denetleyen teknik ekipler bu bilgi birikimine ulaştı. Şu an biz bir Türk mimarlık ofisi olarak dünyanın birçok yerinde projeler üretmeye devam ediyoruz; çünkü sadece Türkiye’deki işverenlerimiz tarafından önerilmiyoruz, aynı zamanda UEFA ve dünyada üst bürokratik seviyedeki diğer kurumlar tarafından da tavsiye ediliyoruz. Bu da tabii ki yaptığımız işlerden doğan memnuniyet, ortaya çıkan yapıların gerçekten UEFA kriterlerine uyuyor olması ve tasarlandıkları ‘5 Star Kategorisi’nde onaylanmış olmalarıdır.  Bu kriterlere uyan eser üretmenin yanı sıra ilham veren, kenti, sosyal dokuyu ve çevreyi koruyan binalar da yapmaktayız. Stadyumların kentin simgesel yapısı olduğu yerlerde halkın, yerel kuruluşların ve mimari çevrelerin beğenisini almak da; tüm bunları üst üste koyup doğru bilgi birikimini elde etmemizi sağladı. Binalarımızın neredeyse her kentte simgesel ve ilham veren yapılar oluşu da bizim mimari tatminimiz ve mutluluğumuzu da beraberinde getirdi. Arkasından tüm mimari gruplar da spor yapıları konusunda çok daha cüretkar ve değerli eserler üretme yoluna gitti. Bu anlamda da spor yapılarının ülkeye ve kentlere katkısını görür olduk.

Nasıl aynı yemeği birkaç defa yedikten sonra başka bir yemek daha lezzetli geliyorsa, birkaç stadyum üzerine bir müze yapmak da çok daha lezzetli geliyor.

Bir mimar için belirli bir yapı türünde uzmanlaşmanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da vardır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir program türünde projeleriniz arttığı zaman diğerlerinin gelmesi azalıyor mu?

Bunun tabii ki sıkıntılarını yaşadığımız oluyor, ama bu benim mimari serüvenimde çok dikkat ettiğim bir durum oldu. 14-15 yıllık mimarlık hayatımın büyük bir bölümünü stadyumlar oluşturuyor; fakat bunun yanı sıra tüm kamusal alanlarda da yapı türleri üretmeye özen gösteriyoruz. Geçmişte yaptığımız yaklaşık 3-4 terminal projemiz olduğu için, şu sıralar terminal projeleri üzerine de çalışmaktayız. Gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’nun birçok şehrinde bu tipolojiye devam ediyoruz. Bilgi birikimimizin bir alanda özelleşmiş olmasının avantajlarını tabii ki yaşıyoruz, çünkü bir işi daha kolay ve daha doğru yapmakta uzmanlaşmışız; sorunları biliyoruz, çözümlere çok hızlı ulaşabiliyoruz. Bu süreçlerde alanında uzman kadro ve danışmanlarla kolayca iletişim kurmaktayız. Bu sebeple süreç daha hızlı şekilde tamamlanabiliyor. Ofisimizin belli bir üretme gücü var: bu gücün belli bir bölümünü spor yapılarına, geri kalan bölümlerini diğer yapılara ayırmaya özen gösteriyoruz. Bir yerden sonra o ayırdığımız oranlar aşılırsa da o yıl içerisinde öyle bir yapıyı – örneğin stadyum yapısını – kabul etmiyoruz. Böyle bir kotamız var; ama yine spor yapıları yapmaya devam edeceğiz. Bu bizim en keyif aldığımız konulardan biri; ama nasıl aynı yemeği birkaç defa yedikten sonra başka bir yemek daha lezzetli geliyorsa, birkaç stadyum üzerine bir müze yapmak da çok daha lezzetli geliyor. Bu anlamda ofisimizde müzeden, kültür merkezine, terminal yapısından dini yapılara kadar birçok kamusal alanda yapı üretimimiz devam etmekte.

Yönetmeliklerde aşılması gereken birçok sorun var.

Siz TOKİ’yle de işbirliği yapıyorsunuz. Kendi proje çizginizden ödün vermeden TOKİ şartlarına ve üretim geleneğine nasıl uyum sağladınız?

TOKİ denince akla daha çok standart tip projelerin uygulandığı konut mimarisi akla geliyor. Tabii TOKİ sadece bunları yapmıyor; hastaneler üretiyor, birçok yerde çok özel yapılar yapıyor. Spor yapıları yapılırken de devlet tarafından programa dahil edildiler ve bu süreçte onların alışkanlıklarının da bizim yaptığımız eserlere etkisi oldu; ama konu mega yapılar olunca bizi bilip çizgimize saygı duymaları ile aramızda bir uyum oluştu. Süreçte disiplinler arası ilişkilerde karşılıklı uyum ile süreci tamamladık. Yapım aşamasında yaşanılan en önemli sorun inşaat firmalarının ilk stadyum işleri olmasıydı. Bu süreçte gerek TOKİ’nin gerekse Spor Bakanlığı’nın bize saygı duyuşları ve bizimle ortak paydada çalışıyor olmalarının avantajlarını gördük. Bizim onayımız veya bilgimiz dahilinde olmadan hiçbir şeye izin vermediler. Bu bizi hoşnut eden bir durumdu ve ortaya çıkan eserler bu sebeple iyi sonuçlandı. Belediyelerle de böyle uyumlu çalıştık ve hala da çalışmaya devam ediyoruz. Zaten sistem oturduktan sonra uyum içinde çalışıyorsunuz; çünkü herkes ne yapacağını çok iyi biliyor.

Tabi hala zamanında doğru olan, ama şu an yanlış olan birçok yönetmelik var. Mesela hala 1,5 metreden çok çıkma yapamıyorsunuz, ki bu bir mega yapıda çok küçük bir ölçü. Yönetmeliklerde aşılması gereken birçok sorun var. Şu an sivil toplum örgütleri bunları düzeltmek adına kurumlarla ortak paydada, uyum içinde çalışmaya özen gösteriyorlar. Süreçte uyum içerisinde çalışmak zordur, fakat bunun için de çaba sarf etmek gerek. Ben kendi çabamla ürettiğim bir projeyi bir kuruma götürüp “doğrusu bu” dediğimde geri çevrildiğimi hatırlamıyorum; ama siz oraya gitmediğiniz müddetçe uzaksınız, dostluğunuz yok, etkileşim yok. Etkileşim olmayınca da herkes olduğu yerden yaptığı işi doğru görür.

(Stadyumları) 7-24 yaşayan yapılara dönüştürmeye de özen gösteriyoruz.

Bu mega yapılar kentin hafızasında da büyük yere sahip oluyor. ‘Sürdürülebilirlik’ de sadece malzemeden ziyade bir kültürün de sürdürülebilirliğini anlatıyor. Bu anlamda yaptığınız stadyumlar yapıldıkları kentlerden ne takım izler taşıyor?

Bunun içerisinde yapının bulunduğu topoğrafya, bulunduğu kültürün izleri, yerel malzemeler, alışkanlıklar, her şey var. Çıkış noktalarının bir kısmını bu girdiler oluşturmakta. Bir kısmını da o yapının uzun ömürlülüğü ve en çok önemsediğim şey de kentlilerin hafızalarında bıraktığı izler: yani yaşanmışlıklar, üzüntüler, sevinçler, heyecanlar… Spor yapılarının da böyle bir yanı var. Bunun yanı sıra yapıları 7-24 yaşayan yapılara dönüştürmeye de özen gösteriyoruz; çünkü fonksiyonel sürdürülebilirlik de önemli. Bu da kamusal bir birikim, enerji, bütçe ve araziyle oraya konan şeyin kente birçok yönüyle hizmet etmesi demek. Bir futbol maçı sırasında ona hizmet ederken diğer zamanlarda kafeler, restoranlarla kentin sosyal yaşamına katkıda bulunmasıyla, alışveriş ihtiyacını çözmesiyle, ihtiyaç anında bir konferans salonu veya toplanma alanını içerisinde bulundurarak aynı anda bir yapı içerisinde iki fonksiyon çözmesiyle fonksiyonel sürdürülebilirlik sağlıyorsunuz. Biz bazen bir yapının aynı anda üç fonksiyonla çalışmasını sağlayabiliyoruz. Böylece 70.000 metrekarede kentin dört ayrı yapısına harcanacak enerjiyi tek bir yapıda, tek bir bütçeyle çözüyorsunuz. Finansal getiriler sağlanıyor, ekonomik anlamda sürdürülebilir oluyor: kiralar toplanıp yapı yaşayınca yapının temizlik, işçilik, enerji giderleri çözülüyor ve kente yük olmamaya başlıyor. Fazla enerjiyi üretip sattığında geliri olabiliyor. Bunlarla sadece ilham kaynağı ve sağlıklı bir yapı olmaktan öte katma değerler sağlıyor: Sonrasında kentte bulunduğu lokasyona bir iyileştirme getiriyor, insanların alışkanlıklarını biçimlendiriyor, sosyallik artıyor ve kentteki düşünceler gelişmeye başlıyor.

Bahadır Kul
Bahadır Kul

Mimarlık ofisleri yalnızca proje çizip ve uygulamanın dışında alternatif mimarlık ürünleri (dergi, atölye, sergi…) de üretmeye çalışıyorlar. Bi’nevi, BKA’nın bu amaçla kurguladığı bir atölye mi? Bize Bi’nevi’nin kurulum hikayesini anlatabilir misiniz?

İşin doğrusu, mimarlıkla bu kadar uğraşmak insanı bir yerden sonra yorabiliyor. Çünkü; biz de insanız, bizim de dinlenmeye ihtiyacımız var ve herkes gibi sağlıklı olmaya da özen gösteriyoruz. Aslında bu, büyük bahçelerde büyüyüp, çocukluğumdan beri doğa ile çok haşır neşir olmamdan kaynaklanan bir özlemdi. Hem benim hem de çevremin böyle bir ortamda yaşamasını hep arzu ettim. Anadolu yakasında böyle bir araziye rastladık ve orayı biçimlendirme fırsatımız oldu. Burada organik sebzeler (yarım organik demek daha doğru olur; çünkü İstanbul’da organik tarım yapmak olanağı yok) yetiştiriyoruz. Aslında arzuladığımız şey, taşıma toprak ve suyla maksimum düzeyde sağlıklı ve ilaçsız besinler üretmek ve buları üretebileceğimiz bir yere sahip olmaktı. Bi’nevi Atölye ile yalnızca kendimiz için değil, mimarlık öğrencilerinin ve çevremizdeki herkesin doğaya karşı duyarlılığını artırmayı amaçlıyoruz. Yaptığımız yapılardaki ekoloji ve doğayı koruyan felsefemizi,  Bi’nevi Atölye‘de de sürdürerek hem bu konuya dikkat çekmeyi, hem de keyif almayı istedik. Aynı zamanda, mimarlık öğrencilerini ve sanatçıları oraya toplayarak doğanın gerçek anlamda korunduğunda insanlara neler katabileceğini göstermeyi hedefledik. Bunları yaparken de bilgi birikimimizi paylaşmak ve öğretileri aktarmak 2 yıldır düşündüğümüz bir şeydi. Mimarlık öğrencilerinin deneyim süreçlerini hızlandırmak adına atölyeler kurmak istedik. Böyle bir yere sahip olunca da atölye çalışmalarını orada yapmanın uygun olacağını düşündük. Bu yakın zamanda hayata geçti. Bundan sonra da Bi’nevi Atölye’yi tüm yaratıcı fikirlere ev sahipliği yapan etkinlikler, söyleşiler, atölyeler yaparak, sadece bizim değil farklı bilgi birikimlerinin de paylaşıldığı bir platforma dönüştürme çabamız söz konusu. Bunu şehir içerisinde herhangi bir kapalı mekanda da yapabilirdik, ama açık havada yapmanın farklı bir keyfi olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden de burayı tercih ettik. Aslından yazın kullanılabilen bir mekan; ama konaklama üniteleri inşa etmek gibi bir planımız var. Konaklama üniteleri de inşa edilince kış aylarında da kullanılabilecek.

Zamanında yaşadığımız sorunları bizim yaşatmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Sizce mimarlar proje çizerek ve sürekli uygulamanın içerisinde olarak entelektüel yanlarını çok besleyemediklerini düşündükleri için mi, bu tür alternatif işlere de yöneliyorlar?

İşin doğrusu bu varsayım biraz doğru biraz yanlış. Bizim açımızdan daha çok vicdani bir durum. Aslında amaç, yapabildiklerimizi, yapabileceklerimizi paylaşmak ve bu öğretiyi devam ettirmek. Ofisin bilgi birikimini mimarlık fakültelerindeki jüri ve konferanslara katılarak mimarlık öğrencilerine maksimum düzeyde aktarmaya özen gösteriyoruz. Bu birikimin parçası olan firma ve danışmanların da deneyimlerini workshop ve konferanslarla aktarmalarına çalışıyoruz. Çünkü bilgi ve deneyim aktarılınca değerli hale geliyor. Aynı süreçlerden ben de geçmiştim. Seneler önce, deneyimlemek için çok yere başvurdum, çok fazla koşturdum. Bir kapı açıldığında hemen girdim. Bilgimi aldım ve orada bulunmaya özen gösterdim. Bunun ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Bu yüzden biz de mimarlık öğrencileri için aynı ortamı oluşturmaya özen gösterdik. Zamanında yaşadığımız sorunları bizim yaşatmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bi’nevi Atölye’nin kurulmasının asıl amacı bu diyebiliriz. Yeni insanlarla tanışmak ve sosyal olmak da bizim için değerli tabii; çünkü yeni konularda konuşuyoruz ve tartışıyoruz. Tartışarak doğruya varabilirsiniz. İstanbul’da bu tarz bilgi birikimine sahip insanların bir araya gelmesi zor. Birçok mimarlık ofisi kapılarını dışarıya kapamış ve kendi içinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu yüzden yakın zamanda birçok mimarlık ofisiyle bir araya gelip ‘neler yapabiliriz’i konuştuğumuz toplantılar ve kahvaltılar düzenlemeyi planlıyoruz. Bu süreçte herkes elini taşın altına koyacak. Bilgi birikimini, deneyimini ve avantajlarını sunacak ve birleşince de büyük bir güç olacak. Bilgi birikimi ve yapılabilirlik adına ancak bu şekilde sonuca daha hızlı varabiliriz. Çok fazla eksiğimiz var. Yönetmelikler çok yanlış. Kurumlar bilgisiz ve deneyimsiz. Sivil toplum örgütleri çok doğru çalışmıyor. Herkes birbirinden uzak, ancak böyle platformlar insanları bir araya getiriyor. Sonra o tanışıklıklarla barışıklıklar ve dostluklar oluşuyor. Bu da beraber bir çalışmaya götürüyor. Yakın zamanda kurmak üzere olduğumuz İDEA (İnovasyon, Değişim, Eğitim ve Araştırma) Vakfı var: Tasarım adına birçok fikrin tartışıldığı, değerlendirildiği ve bunları ivmelendirmeyi amaçlayan bir vakıf. Tasarımın bu ülkeden biçimlenmeye ihtiyacı var. Yani herkesin başına buyruk oluşu sorunlar doğuruyor. Ülkesel bir dil bütünlüğü gerekiyor. Tabi ki her mimarın yaklaşımı farklıdır; ama ilerleyişi, hiyerarşisi ve kamudaki algılanışı, bunlar için ortak net birliktelik ortaya konması gerekli. Üniversitedeki hocaların piyasadan kopuk olması, piyasadaki mimarların üniversiteyle barışık olmayışı, kamunun özel sektörler ve özel sektörün kamuyla olan uzaklığı… Bütün bunları bir araya getirdiğinizde bir paydaş ve ortak bir bağ kuruyorsunuz. Bu durumda bir saygı oluşuyor. Herkes barışıyor. Herkesin ortak bir derdi olunca da bunun için çaba sarf ediyor. Gönüllülük çok önemli. Ben gönüllü faaliyetlerimle mutlu oluyorum. Diğer taraftan eser üretmek de bir yere kadar sizi mutlu ediyor ve sizi kişisel olarak tatmin ediyor. Toplumsal ve vicdani tatmininizi de ancak gönüllü olarak elde edebiliyorsunuz. Maddi ve manevi bir şey ortaya koymak ve oradan başka yararlılıkların çıkmasını gözlemlemek: İDEA Vakfı’nın kurulumunun da asıl amacı bu aslında denilebilir.