Site icon bi_özet – Sektörel Gündemin Özeti

[Sergi Notları]: “Boşluk”

Boşluk, Sergiden Görünüm, Çubuklu Silolar Dijital Sanatlar Müzesi. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

bi_özet’in “Sergi Notları” adlı bölümünde, güncel sergileri Sahir Uğur Eren’in fotoğrafları eşliğinde geziyor; küratör ve sanatçılarla sergide öne çıkan detaylar hakkında konuşuyoruz.

Seri, Çubuklu Silolar Dijital Sanatlar Müzesi’nin ev sahipliği yaptığı ve küratörlüğünü Beyza Dilem Topdal ile Hande Şekerciler‘in üstlendiği “Boşluk” başlıklı sergiyle devam ediyor. Serginin öne çıkan detaylarını küratörlerden Beyza Dilem Topdal’dan dinliyor ve Sahir Uğur Eren’in fotoğraflarıyla sergi notlarını aktarıyoruz.

Detaylarla Boşluk

“Boşluk” sergisi, ışık, mekân ve boşluk arasındaki ilişki üzerinden izleyiciye derinlikli bir keşif imkânı sunuyor. Serginin teması ve ziyaretçilere yaşatmak istediğiniz deneyim hakkında neler söylersiniz?

Beyza Dilem Topdal: “Boşluk” sergisi, ışığı yalnızca bir aydınlanma aracı olarak değil; bir sanat üretim materyali, bazen bizi oyalayan ve strese sokan bir ışık kaynağı, maddenin yapısını yanıltan bir katman ya da hapsolmuş sonsuz bir kaynak gibi farklı metaforlar üzerinden ele alıyor. Işığın tarih boyunca eklemlenen ve dönüşen anlamlarını göz önünde bulundurursak, Orta Çağ‘da kutsallığın bir sembolüyken, Aydınlanmada aklın ve bilimin temsili olduğunu görüyoruz. Günümüzde ise teknoloji ve dijital çağ ile iç içe bir kavram haline geldi. Bu bağlamda ışık, ilerleme ve gelişme gibi anlamlarla bizi yanıltabilen anlamlara götürebiliyor. Aslında teknoloji ile gündelik yaşamlarımızın dolanık pratiklerine baktığımızda, ekranların ve diğer dijital ışık kaynaklarının bizi çoğu zaman strese sokan, zamanımızı tüketen, alternatif gerçeklik yaşadığımız unsur olduğunu fark ediyoruz. Yine aynı kaynaklardan gün içinde üretkenliğimizi sağlarken, bugün Amerikada örneğini gördüğümüz, evimizin dibine kadar gelen vahşi yangınları kayda alıyoruz.

Sergide, ışığın mekânla ve boşlukla kurduğu kontrast ilişki de tüm bu deneyimlerin önemli bir parçasını oluşturuyor. Çubuklu Silolar’ın soğuk, endüstriyel dokusuyla birleşen ışık, izleyiciyi hem fiziksel hem de metaforik bir keşfe davet ediyor. Buradaki zıtlık, yalnızca ışık ve karanlık boşluk arasında olan zıtlığa işaret etmenin ötesinde, ışıkla ve teknoloji ile ileri giden (gittiğini düşünen) insanlığın bu yolda dolandığı tüm diğer insan ötesi bağlar. Bu deneyim, ışığın dönüşen anlamlarını daha derinlemesine düşünmeye teşvik ediyor.

Çubuklu Silolar, uzun yıllar petrol tankeri olarak hizmet etmiş endüstriyel bir yapı. Tarihi ve mimarisiyle bu mekânın sergiye ev sahipliği yapması sizce nasıl bir bağlam yaratıyor?

B.D.T.: Çubuklu Silolar’ın endüstriyel tarihini ve mimarisini serginin bir parçası olarak ele aldık. Bu devasa ölçekli ve çelik yapılı yapı, sanat eserlerine hem fiziksel hem de kavramsal anlamda yeni bir boyut kazandırdı. Bu metal soğuk kabuk yapının içine girdiğinizde karanlık bir boşluk dolduruyor içeriyi. Siloların kendi hissiyatı bambaşka, dolayısı ile ışık temalı eserlerin bu mekânla oluşturduğu kontrast bizi ve sanatçıları çok heyecanlandıran bir unsur oldu.

Endüstriyel bir yapıda bir sanat sergisi düzenlemenin küratöryal açıdan sunduğu avantajlar ve zorluklar hakkında neler söylersiniz?

B.D.T: Endüstriyel bir mekân, medya eserlerinden oluşan bir sergi için hem ilham verici hem de meydan okuyucu bir alan. Siloların muhteşem bir karakteristik yapısı var.  Hacmi, yüksekliği ve çelik paslı korunan dokusu, eserleri de buraya göre ölçeklendirme ve farklı sergileme olanaklarına fırsat tanıyor. Silolar gibi endüstriyel yapılar, eserlerin de mekânla ilişiselliğini ortaya çıkarıyor. Ancak her miras yapısında olduğu gibi, burada da prodüksiyon açısından zorluklar mevcut. Koruma altında olan yapıyı da bozmadan, ve mekânın tanıdığı sınırlar içerisinde hareket etmek gerekiyor. Piksel ekibi olarak aynı zamanda teknoloji prodüksiyonunu da üstlendiğimiz sergide, yaratıcı müthiş çözümler uyguladık.

Örneğin Berkay Tuncay’ın, Rahatlama Videolarından Şiirler serisinden, bu sergi için neon malzemeden üretilen çalışmasının yerleşimini düşünürken, silonun dış yüzeyine yerleştirme, çatıya konumlandırma gibi birçok fikir üzerine sanatçı ile beraber müzakere ettik. Beykozun müthiş rüzgârı, siloların dış kabuğunun korunmasının önemi, gibi bir çok dinamik işin içine girince; T4’ün anfi kısmına yerleştirmeye karar verdik. Silonun kapısı açıkken, özellikle öğlenden sonra havanın biraz kararmaya başladığı güzel saatlerde, tam karşıdan gerçekten de dışardaymış gibi duran, içerden sizi davet eden bir düzenleme oluştu.

Sergideki eserler, mekânın fiziksel sınırlarını yeniden tanımlıyor. Dijital ve ışık temelli bu yerleştirmelerin mekânla bütünleşmesi için hangi estetik ve teknik yaklaşımları benimsediniz?

B.D.T: Sergideki her bir eser, mekânın mimari yapısıyla bir diyalog kuracak şekilde tasarlandı. Bu yaklaşımda, ışık ve boşluk temalarının mekânın kendisiyle nasıl bütünleşeceği üzerine yoğunlaştık. Örneğin, Media Tribe’ın Encaged yerleştirmesi, lazer ışınlarıyla mekânın sınırlarını yeniden çizerek izleyicilere üç boyutlu bir illüzyon sunuyor.

Sergideki çalışmaların endüstriyel yapıyla nasıl bütünleşeceği, ölçeklenebilirliği, sanatçıların yeni üretim ve sergileme yollarına açık olması bizim için çok önemliydi. Örneğin Media Tribe’ın Encaged adlı büyük ölçekli enstalasyonu, metal kafes bir yapının içine birbirine bakan 2 lazer ışık kaynağından oluşuyor. Bu minimal ve kendi içinde de bir mimari yapı kuran eser, ışığın hapsolduğu kafes içindeki güçlü kurgusunu, yüksek ve muhteşem bir sesle izleyiciye deneyimletiyor. Silonun duvar dibinde yer alan rampadan, yukarı doğru dairesel bir şekilde çıkarken, adeta bir ışık performansı izliyorsunuz. Bu yerleştirme rampa da göz önüne alınarak yeniden tasarlandı, yürüme yolu boyunca LED Par adlı ışık kaynakları kullanıldı, böylece gölge ve farklı ışık katmanları eklenmiş oldu.

Öte yandan Barış Çavuşoğlunun eseri ise, distopik ve kendi deyimiyle de majestikgörünen 2 canlı iskeletini andırıyor. Çelik konstrüksiyonlarına eşlik eden özel silikon parçalar ve düşük çözünürlüklü LED ekran modülleriyle, sanki hep siloların içinde yaşamışlar, hep orada varolmuşlar gibi yerini buldu. Ona aynı siloda eşlik eden Buşra Tunç’un bir sanayi kompleksinden topladığı, kazıdığı” endüstriyel atıklar ise, ışıkla bambaşka organik formları andırırken farklı bir endüstriyel alanda yeniden yaşam buldu.

Son olarak okurlarımıza önerebileceğiniz başka güncel sergiler var mı?

B.D.T: Pera Müzesinde yer alan Dora Maurer, Vera Molnar ve Gizella Rakoczynin eserlerinin yer aldığı “Hesaplar ve Tesadüflerile Vera Molnar’ın izindesergilerini söyleyebilirim. 1960larda basit algoritmalarla deneysel çalışmalar üreten, bilgisayar sanatının öncülerinden olan, 99 yaşındaki vefatının son dönemlerine kadar işler üretmiş, muhteşem bir sanatçı Vera Molnar. Hatta önümüzdeki haftalarda Pera Müzesinde Matematik Profesörü Miklós Hoffmann ile sergi turu düzenleneceğini görmek oldukça heyecan verici. Geçtiğimiz sene Ocak ayında düzenlediğimiz Noise Media Artta, DAM’ın standında Vera Molnar’ın yanı sıra, Casey Reas ve Antoine Schmitti, Kate Vass Galeride ise Mario Klingemann’ı sergileme fırsatımız olmuştu. Bilgisayar sanatının erken döneminde üretim yapan öncü sanatçıların işlerinin Türkiyede büyük müzelerde yer alması, bu alanda çalışan sanat profesyonelleri olarak bizi çok mutlu ediyor.

Fotoğraflarla “Boşluk”


Söyleşi: Ülkü Karaburçak
Fotoğraflar: Sahir Uğur Eren

“Boşluk” sergisi, 23 Şubat 2025 tarihine kadar Çubuklu Silolar Dijital Sanatlar Müzesi’nde görülebilir. Sergi hakkında daha fazla bilgiye bi_özet‘in ilgili haberinden ulaşabilirsiniz:

https://bi-ozet.com/2024/12/10/cubuklu-silolar-dijital-sanatlar-muzesinde-yeni-sergi-bosluk/

Exit mobile version