bi_özet’in “Sergi Notları” adlı bölümünde, güncel sergileri Sahir Uğur Eren’in fotoğrafları eşliğinde geziyor; küratör ve sanatçılarla sergide öne çıkan detaylar hakkında konuşuyoruz.
Seri, Galeri Sekiz Artı Bir’in 212 Photography Istanbul kapsamında ev sahipliği yaptığı, Koray Arman ve Hacer Bozkurt’un fotoğraflarından oluşan “Yarını Hatırlamak” adlı sergiyle devam ediyor. Serginin öne çıkan detaylarını sanatçılarından dinliyor ve Sahir Uğur Eren’in fotoğraflarıyla sergi notlarını aktarıyoruz.
Detaylarla “Yarını Hatırlamak”
“Yarını Hatırlamak” sergisi için ilham kaynağınız neydi? Projeye nasıl başladınız, serginin ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?
Koray Arman: Aslına bakarsanız serginin ortaya çıkışı, Hacer Bozkurt’un “Expanding Space” serisine bir solo sergi yapma hazırlığında iken oldu. 212 Photography’nin bu sırada gelen daveti üzerine birlikte bir duo sergi yapma fikri gelişti. Mart ayında gerçekleşen solo sergim “Dünyanın En Hızlı Eskiyen On Yılı” anlatısı ve bağlamı ile zamanı yani bu on yıldaki değişimi, ABD’de yaşayan insanların yaşamları üzerinden görmeye çalışan bir seri. Hacer’in serisi ise bu değişime daha geniş bir zamansal perspektiften bakan ve mekâna odaklanmış bir seriydi. Bu iki serinin de ortak noktası, geçmişteki değişim ve yaşayışlara işaret ederken diğer yandan geleceği kurgulama çabaları. Ben de Hacer de istiyoruz ki, bu değişim ve dönüşümleri en tarafsız şekilde ortaya koymaya çalıştığımız fotoğraflar, izleyicide geçmişe ait bir şeyleri değiştirerek geleceğe dair bakış açılarını yeniden oluştursun. Bu sebeple yarını anımsatmaya çalıştığımız bu fotoğrafların duo sergisinin ismini de “Remembering Tomorrow” yani “Yarını Hatırlamak” olarak seçtik.
Sergide “geçmiş, şimdi ve gelecek” arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz, bu bağlamda eserleriniz izleyicilerden nasıl bir tepki almayı amaçlıyor?
K.A.: Sergiyi açtığımız zaman itibariyle yani 2024’ün sonlarına gelirken sanırım “geçmiş, gelecek ve şimdi” arasındaki bağın en çok zayıfladığı ve hatta yer yer koptuğu anlardan geçiyoruz. Hem ben hem de Hacer sanırım bu bağı kurmaya çalışan fotoğrafçılarız.
Yapay zekânın da artık imaj üretmesi ile birlikte baktığımız ve izlediğimiz şeyler giderek soyutlaşırken bence fotoğrafa çok büyük bir iş düşüyor. Çünkü bu kakafoni çağında artık biraz sonlara da geldik diye düşünüyorum. Yani artık her önüne gelen fotoğrafa bakmak yerine sorgulayan, “Bu fotoğrafa neden bakıyorum ve bu gerçek mi?” diye soran bir izleyiciyle karşı karşıyayız. Bu bağlamda, hem benim hem de Hacer’in fotoğraflarının geçmişle kurduğu organik bağ, fotoğrafların estetik değeriyle yarıştığında izleyiciyle daha güçlü bir bağ kuruluyor ve daha fazla ortak nokta yakalanıyor.
Hacer Bozkurt: “Yarını Hatırlamak” sergisinde; benim işlerim Almanya’da bir iş mahallesi olan Honsberg’i ve onun çevresindeki eski sanayi yapıları ile ilişkisine odaklanırken, Koray’ın fotoğrafları Amerika’da 2010 ve 2020 yılları arasında gerçekleşen dönüşümü sokak fotoğrafçılığı aracı ile merkeze alıyor. Koray’ın aksine benim işlerimde insanlar daha az görünür olmasına rağmen ikimizin işlerinde de sokak/mahallede yaşanan dönüşüm ve onların çevresiyle ve sakinleri ile olan ilişkilerini keşfetme süreci “geçmiş, şimdi ve gelecek” arasındaki bağı kurmanın ilk ve en önemli adımlarından biri. Fotoğraflarda yaşantıya ve mekânlara dair çeşitli katmanları bir arada kullandığımız için izleyiciyi işlere çekiyoruz ve katmanlar arasında bir düşünme serüvenini geçmesini öngörüyoruz.
Kentsel ve toplumsal dönüşümleri ele aldığınız sergide, siyah-beyaz fotoğrafların izleyicilerin bu tema üzerinde kurduğu duygusal ve düşünsel bağa olan etkisi nedir?
K.A.: Doğruyu söylemem gerekirse “Dünyanın En Hızlı Eskiyen Onyılı” siyah-beyaz olarak yaptığım ilk fotoğraf serisi. Bu tarzı, hem fotoğrafların estetik değerine olan katkısı hem de duygusal ve romantik bir hava taşımasından dolayı tercih ettiğimi pek söyleyemem. Fotoğraflarda manipülasyon yapmayı sevmiyorum demeye çalışmıyorum. Aksine bunu yapmayı çok seviyorum fakat bunun izleyiciyi etkileyebilecek kolay yöntemler olarak tercih edilmesini yanlış buluyorum. “Dünyanın En Hızlı Eskiyen Onyılı” 2010-19 yılları arasında çekilmiş ve bu kadar yakın tarihte olmasına rağmen bu kadar çabuk eskimiş olduğuna inanamadığımız bir zamanın fotoğrafları. İşte benim de siyah-beyaz ve romantik kadrajları tercih etme sebebim tam olarak bu.
Bu tabii ki izleyicide de romantik bir etki bırakıyor ve anlatıyı daha dikkatli dinlemeye davet ediyor. Hikâyenin sonunda fotoğrafların neden siyah-beyaz olduğu sorusunun da cevabını alan izleyici, sergiden bağlamı kavrayarak ayrılıyor.
H.B.: Fotoğraflarımı üretirken yöntem olarak bölgede yaşayan işçilerin her gün sabah erken saatte işe gidip, akşam eve dönme rutinini tekrar ederek sanayi yapılarından parçaları yavaş yavaş işçi mahallesine getirmeye başladım. Bölgede yaşayanların hayatında mekânsal ve duygusal anlamda büyük öneme sahip bu farklı iki mekânsal durumu çeşitli yaşamsal katmanlarla bir araya getirmeye çalıştım. Her bakıldığında farklı detayların keşfedildiği işlerimde, izleyicinin odağını fotoğraftaki detaylarda ve yavaş yavaş belirginleşen yeni katmanlarda tutmak için siyah-beyaz çalışmayı tercih ettim. Mahalle ve endüstri alanlarının bir araya gelerek yeni bir bütün oluşturduğu işlerimde neyin gerçek neyin sonradan ekleme olduğu anlamak giderek zorlaştı. Burada artık yeni bir dünya tasviri var ve bu tasvir içerisinde izleyici geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bir bağ kurmaya detaylar üzerinde düşünmeye başlıyor.
Sergide fotoğraflarla aktarmak istediğiniz kentsel alanlar ve doğadaki değişimlerin insan ilişkileri üzerindeki etkilerini nasıl yorumlarsınız?
K.A.: Sanırım bu soruya çok kısa bir cevap verebilirim. Sosyal izolasyon…
2010 yılında henüz hayatımızda sosyal medya yokken birbiri ile iletişim kurma zorunluluğu olan canlılar idik. Bu dönemde hayatımızda olan değişimler de sosyalliği arttırmaya yönelik tasarım ve kurgular barındırıyordu.
Ama şimdi baktığınızda hiç bir insan ile muhattap olmadan yaşayabileceğimiz distopyaların, ütopyaymışçasına pazarlandığı bir çağdayız maalesef.
Enerjisini güneşten alan bir tinyhouse da bunun en net örneği bence… Sosyal izolasyon.
H.B.: Sergide odaklandığım alanlardan biri olan Honsberg, sıra evlerden ve bu evler arasında geniş bahçelerden oluşmaktaydı ve bu bölgede insanların boş zamanlarında vakit geçirdiği yoğun bir yeşil doku vardı. Çalıştığım diğer alanlar ise yani eski endüstri yapılarında doğa, bu fabrika strüktürlerini işgal etmişti. Çeşitli çelik, metal ve demir gibi yüzeyler arasında farklı yaban bitkileri yetişmiş ve yer yer, üretim strüktürlerinden daha baskın hale gelmişti. Özelikle Duisburg Endüstri parkında çalışırken kendimi, doğanın yapılı çevreyi ele geçirdiği bir distopya filminin içinde buldum. İnsanlar olarak ne kadar küçük olduğumuz yüzüme çarptı diyebilirim. Birbirinden farklı bu iki çalışma ortamımda ortak olan ama aynı zamanda çok farklı olan doğal unsurları gözlemlemek; bu farklılaşmayı, yapılı çevre ve insanlarla ilişkisini inceleme şansı yakalamak ve bunu işerime yansıtmak hem benim için hem de üretim sürecim için çok önemliydi.
Son olarak okurlarımıza önerebileceğiniz başka güncel sergiler var mı?
K.A.: 212 Photography kapsamındaki her sergiyi önerebilirim ama özellikle Sebastião Salgado sergisi ve Yeldeğirmeni Sanat’da yer alan sergiler mutlaka ziyaret edilmeli. Bunların yanında Artweeks de, sanatçıların son dönem eserlerini görmek için iyi bir tercih olabilir.
H.B.: Yakın zamanda yine 212 Fotoğraf Festivali ve İstanbul Kültür yolu kapsamında düzenlenen Sebastião Salgado’nun Genesis sergisini ziyaret etme fırsatım oldu. Salgado’nun fotoğraflarında topografyanın farklı katmanlar olarak ortaya çıkmasını çok etkili buldum. Bu sergiyi kesinlikle tavsiye ederim.
Fotoğraflarla “Yarını Hatırlamak”
Söyleşi: Ülkü Karaburçak
Fotoğraflar: Sahir Uğur Eren
“Yarını Hatırlamak” sergisi, 13 Ekim 2024 tarihine kadar Galeri Sekiz Artı Bir‘de görülebilir. Sergi hakkında daha fazla bilgiye bi_özet‘in ilgili haberinden ulaşabilirsiniz:

