Caricaturella adı altında yaptığı karikatürler ile tanınan Gökçen Eke; illüstratör ve iç mimar Ahmet Aslan’ın futbol, kent mirası, topluluk inşası ve illüstrasyon odağındaki sorularını Brera, Milano’da yanıtladı.
Ahmet Aslan: Çok uzun zamandır futbol ve kentle ilişkili çizimler yaptığınız için bugün sizinle kentte oynanan oyunların kent ve toplumlar üzerindeki etkisini konuşalım istiyorum.
Sizi biraz tanıyarak sohbetimize başlayalım. Gökçen Eke, namı diğer Caricaturella. Lisans eğitiminizi MSGSÜ Endüstriyel Tasarım bölümünde tamamlıyorsunuz ama profesyonel kariyeriniz çizerlik etrafında şekilleniyor. Tasarımcılıktan çizerliğe geçişiniz nasıl oldu? Çizimlerinizi yaparken aldığınız tasarım eğitimi sizi nasıl besliyor?
Gökçen Eke: Ben aslında çok küçük yaşlardan beri çiziyorum. Annem ve babam iki yaşında yaptığım çizimleri bile saklamış. Çizmek benim için hep bir oyun, kendimi ifade etme şekliydi aslında. Herhangi bir olay olduğunda hemen kâğıt kalem alıp çizerdim.
Akşehirliyim ben. Akşehir’de Nasreddin Hoca Şenlikleri olur, kentin atmosferi de değişirdi. Şimdi o eski güzelliğinde olmasa da uluslararası katılımın da olduğu yıllardır süren bir festivaldir. Oraya müzisyenler, heykeltıraşlar, karikatüristler, yazarlar gelirdi. Aziz Nesin’den tut Muzaffer İzgü’ye, Tan Oral’dan Semih Balcıoğlu’na Turhan Selçuk’a kadar birçok yaratıcı insanla beraber olma şansını yakalayan biriyim aslında. O festivalde tanıştığım bir sanatçı çizimlerimi gördükten sonra bana Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ni tavsiye etmişti. Küçüktüm henüz ama bu benim aklımda yer etti. Sonrasında ailemin de yönlendirmesiyle bu üniversitede Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümüne başladım.
Karikatür ve tasarım aslında birbirinden farklı iki şey. Karikatürde fikri ne kadar sade bir şekilde anlatırsanız o kadar etkili. Tasarım işleyişinde ise çok detay var. Bölümde bu farkın sıkıntısını çektim biraz ama hocalarımız da bizim burnumuzu sürttüler. Okula gittiğiniz zaman ben yetenekliyim, çizerim, yaparım demekle olmuyor.
Teknik resim sevmezdim mesela. Tasarım Geometri diye bir dersimiz vardı, sevmezdim. Ama şu anda bile çizimlerimde orada öğrendiğim teknikleri kullanıyorum. Yaptığım çizimlere baktığınız zaman arkasında gerçekten bir matematik var mesela. Bir çizim fikrini kâğıda ölçülü bir kompozisyon şeklinde aktarmak zorlayıcı bir süreç. Ürün tasarımı bölümünde aldığım derslerin bana bu konuda çok katkısı oldu diyebilirim. Tabii ben bunu kendi üslubuma göre de zaman içinde yorumladım.
İtalya’da asıl fark edilişim Genova’da yaşanan o üzücü köprü faciasından sonra oldu.
A.A.: Çizerlik kariyerinize baktığımızda futbol temalı çizimlerinizle önce Türkiye’de sonra İtalya’da bilinir hale geldiğinizi görüyoruz. Bu süreç nasıl gelişti, işlerinizin İtalya’da karşılık görmesi ve yer edinmesi nasıl geçekleşti?
G.E.: Birçok başka temada işlerim olsa da futbola karşı hep bir ilgim vardı. Çok özenirdim futbol medyasındaki insanlara ve bunun içerisinde nasıl olabilirim diye hep düşünürdüm. Futbol benim çok daha geniş kitlelere ulaşmamı sağladı açıkçası. Futbol ile ilgili çizdikçe işlerim futbol camiasının önde gelen isimleri tarafından keşfedildi, onların da takip edip paylaşması bu ilgiyi gittikçe artırdı.
Ben aslında Türkiye’deyken de İtalya Serie A Ligi ile ilgili çizimler yapıyordum. Sonra İtalya’ya taşınıp her şeye sıfırdan başlama kararı aldım. Bir süre sonra Türk futbolu ile ilgili çizmeyi de bırakıp tamamen İtalya’ya odaklandım. Burada kısa süre içerisinde dikkat çektim ama İtalya’da asıl fark edilişim Genova’da yaşanan o üzücü köprü faciasından sonra oldu.
Ben her zamanki gibi gündemde olan olayları çiziyordum. Genova’daki Morandi Köprüsü çöktüğünde kendimi çok kötü hissettim. Böyle bir şey nasıl olabilir? Buna daha önce nasıl önlem alınmadı? Köprüden o görüntüleri görünce şehrin iki takımı olan Genova ve Sampdoria’nın taraftarlarını köprünün yıkık kısmını tamamlayacak şekilde kol kola çizdim. Çizimi sosyal medyada paylaşır paylaşmaz çok pozitif tepkiler aldım. Zaten ben de böyle trajik bir olay karşında insanları bir araya getirmesini amaçlamıştım. İtalya’da daha çok tanınmamı sağlayan bu çizimle bu şekilde anılmak da hoşuma gidiyor açıkçası.
A.A.: Önceki röportajlarınızda çizimlerin “süper güç”leri olduğundan ve bu gücün iyi mesajlar için kullanılması gerektiğinden bahsediyorsunuz. Köprü faciası üzerine çizdiğiniz bu illüstrasyon da bu süper gücü yansıtan en iyi örneklerden. O süreci, çizimin yarattığı havayı bize biraz daha detaylı anlatır mısınız?
G.E.: Otuz küsur yaşından sonra İtalya’ya gelmiş birinin bir İtalyan gibi bu olayı çiziyor olması, bunu içselleştirmesi onları gerçekten çok şaşırttı. O zamanlar Brescia’da oturuyordum. Oranın bir yerel spor gazetesi benim çizimimi basarak “Bu çizimi bir Brescialı yaptı” diye yazdılar. Benim bu çizimimle gurur duydular ve beni hemen sahiplendiler.
A.A.: Sonra bu kulüpler size ulaşıyor sanırım çiziminizi kullanmak için.
G.E.: Çok güzel bir organizasyon da hazırlandı. Her iki takım, yaraları sarmak için bayram havasında bir dostluk maçı yapacaklardı. Genova ile Sampdoria’nın eski ve yeni oyuncuları, tribünler, hepsi bir araya gelecekti. Tam o sırada da Genoa’nın ligden düşme ihtimali vardı. Eğer ligden düşerse bu bayram havasına gölge düşeceğini düşündüler. Sonra Genoa ligde kaldı ama organizasyon zaten iptal edilmişti. Ardından ufak çaplı etkinlikler yapılsa da bu büyük organizasyon gerçekleşmedi.
Anlattığınız şeyler insanlara gerçekten iyi hissettirebilmeli.
A.A.: Yaptığınız çizimin bu şekilde pozitif geri dönüşler alması ve dostluk maçlarına, iyileşme amacıyla organize edilen etkinliklere ilham vermesi çok anlamlı. Benzer bir şekilde, COVID-19 salgını sırasında yaptığınız pozitif mesajlar içeren çizimler de başta ben olmak üzere, birçok insana iyi hissettirdi. Çizimlerinizin iyileştirici süper güçlerinden bahsetmek isterseniz başka neler söylemek istersiniz?
G.E.: Anlattığınız şeyler insanlara gerçekten iyi hissettirebilmeli. Benim öncelikli amacım bu. İsmimi Caricaturella koymamın sebebi de bu mesela. Nutella gibi, şokella gibi; insanların yediği zaman kendisini mutlu hissettiği bir çikolata gibi…
Tabii eleştirmek, hiciv aslında mizahın ve karikatürün ana maddesi ama günümüzde kimsenin eleştiriye pek tahammülü yok. Eleştiriyi neden yapıyorsunuz? Bir şeylerin daha iyi olması için. Birisini eleştirdiğiniz zaman da o kişinin taraftarları tarafından linç ediliyorsunuz.
A.A.: O uyandırmak istediğiniz hissiyatlar, vermek istediğiniz mesajlar da çoğu zaman karşıya geçmiyor bu sebeple sanırım.
G.E.: Evet bu tutum bir yandan sosyal medya ile de çok farklı bir boyuta taşındı. Mesela eskiden gazetelerde çizimler olurdu ve okuyan kişinin o çizimin altına herhangi bir yorum yazma şansı yoktu. Ancak gazeteyi arar, mektup veya mail atabilirlerdi. Şu anda olay çok farklı bir noktada. Yine de bugün çizer olarak bir marka ya da bir kurumla çalışıyorsanız çok da özgür olamıyorsunuz.
Mesela, ben İnterli olduğumu saklamıyorum. Ama bugün başka bir takım şampiyon olsun, onlarla alakalı da çizerim. Çünkü bunu böyle yapmadığım zaman kendi işime saygısızlık yapmış olurum. Taraftarlık ayrı şey, iş ayrı şey. Masaya oturduğum zaman benim için gerçekten İnterli bir oyuncunun Milanlı bir oyuncudan farkı yok.
(…) bütün tabelaları, yazıları kapatalım. Neredesin diye sana sorduğum zaman İtalya’dayım dersin. Bu beni çok etkiliyor.
A.A.: Futbol ile ilgili çizerken kentle kurduğunuz ilişki çok bariz. Bina cephelerini, balkonları, pencereleri, mağaza vitrinlerini; Milano’nun çeşmelerini, tarihi sarı tramvayını, önemli mimari yapılarını çizimlerinizde çok iyi kullanıyorsunuz.
Şehirdeki bu referansları, futbol temalı çizimlerinizde kullanmak konusundaki tercihiniz neye dayanıyor? Bu yerel sembolleri ve simgeleri çizim içerisine yerleştirirken nasıl bir yaratıcı süreçten geçiyorsunuz?
G.E.: Bir şehre gittiğim zaman orayı ilgiyle geziyor merakla inceliyorum. İtalya’yı sevmemdeki sebeplerinden biri de karakteristik birçok özelliğinin olması. Haritada çizme şeklinde bir ülke, çok karakteristik. Şehrin içerisine girelim ve bütün tabelaları, yazıları kapatalım. Neredesin diye sorduğum zaman İtalya’dayım dersin. Mesela La Gazzetta dello Sport da pembe bir spor gazetesi, çok karakteristik. Bu beni çok etkiliyor. Dünyaya mâl olmuş Vespa’nın üzerindeki Vespa yazısını çıkar, hâlâ ne olduğunu söyleyebilirsin. Bu bir kültür.
Mesela ben İstanbul’u ilk defa 1999 senesinde gördüm ve hayran kaldım. Ama sürekli bir değişim içerisinde. Bu beni rahatsız etti ve şehir artık yaşanamayacak bir yer olmaya başladı. Her yerde bir inşaat ve şehrin silüeti sürekli değişiyor. Arkadaşınla oturduğun bir bankı bir sonraki gelişinde göremiyorsun. Bir kafe var, restoran var, bir bakmışsın manzarası değişmiş. Bunlar da şehrin kültürünü öldüren şeyler. Milano’ya taşınalı oldukça zaman geçti ama birçok temel şey hâlâ aynı. Roma da öyle, korunuyor, korunması da gerekiyor.
Şehirler spora ve futbola dair içlerinde birçok detay barındırıyor. Kulüpler de şehirden çok fazla referans barındırır. Mesela, İnter takımının sembolü olan yılan; şehrin içindeki yapılarda da çokça gözlenen bir figürdür ve bir dönem şehri yöneten Visconti ailesinin sembolüdür. Ya da Milan’ın logosundaki haç işareti. Milan – İnter derbisi mesela, “il derby della Madonnina” diye geçiyor, tamamen şehrin içinden bir referans (Madonnina, İtalyanların Duomo Katedrali’nin tepesinde bulunan altın Meryem Ana heykeline verdiği isim).
Bu referansların varlığı seni çizimde çok daha geniş bir alanda hikâye üretmeye sevk ediyor aslında. Madrid’e, Lizbon’a ya da herhangi bir Fransız şehrine gittiğinde hepsi çok karakteristik ve sporda da bunun yansımaları söz konusu. Bu uyumu bir kompozisyon halinde sunmak benim hoşuma gidiyor açıkçası.
A.A.: Biz de bu referansları sizin sayenizde bir daha gözlemleme şansı elde ediyoruz.
G.E.: Ben birtakım gözlemler ortaya koyuyorum. İstanbul örneğinde olduğu gibi, bir şehrin silüeti değiştiği zaman o şehir başka bir noktaya gidiyor demektir. Eski vapurların var senin, son derece karakteristik. Sonra yerine ütü gibi şeyler yüzdürmeye başlıyorlar. Oluşan bir imaj var, onu değiştirip sürekli yeni bir şey kuruyorsunuz. Bunu anlamak çok güç.
İstanbul’da da çok şey var aslında ama bunlar gün yüzüne çıkamıyor.
A.A.: Türkiye’de Süper Lig gündemi için de çizimler yaptınız yıllar önce. O zamanki çizimlerinizde şimdiki işlerinizde olduğu kadar çok şehir referansı görmüyor olmamızı da buna mı bağlıyorsunuz?
G.E.: İstanbul’da da çok şey var aslında ama bunlar gün yüzüne çıkamıyor. Kimse bilmiyor. Fındıklı’dan Karaköy’e giderken Osmanlı döneminden kalma çeşmeler var mesela. Çoğu kişi tarihini bile bilmez. Nişantaşı’nda Dikilitaş vardır, bilmez kimse. Ama Roma’ya gitseniz, orada yaşayan biri neyi kim yapmış bilir ve anlatır size. Bunları iyi de tanıtıyorlar. Öyle anlatılmalı ki insanlar bunları çizimlerine konu etsin, bir filmde kullansın, bir yerde işlesin. İstanbul gibi bir şehirde gerçekten ikon olabilecek, hikâyesiyle çizimlerde kullanılabilecek pek çok şey çıkabilir.
A.A.: Bizde bunlar İtalya’dakinin aksine gündelik hayatın bir parçası değil sanırım.
G.E.: O yüzden de olabilir. Ben şimdi Dolmabahçe Sarayı’nın saat kulesini çizsem, birçok insan “bu ne ki?” diye düşünebilir. Mesela eski İnönü Stadı’na çok giderdim. Açık tribünün en tepesinden Boğaz görünürdü. Sırf güneşin batışını, sonrasında Boğaz’ın ışıklarını görebilmek için çok önceden maça giderdik. Dolmabahçe’nin, karşı tarafta Üsküdar’ın ışıkları yanardı, vapurlar geçerdi. Bunları izlerdik stattan. Bu bence müthiş bir kültür. Beleştepe ile kapalı tribün karşılıklı tezahürat yapardı mesela, dünyada sayılıdır böyle örnekler. Sonra İnönü Stadı yıkıldı yerine böyle bir şey yapıldı. Ben yeni statları da beğenmiyorum mesela. Hepsi aynı, hepsi elips ve üstü kapalı. Eski statlarda farklı mimari çizgiler var, yeni stat yapılarında bu karakteristik özellikleri göremiyorsunuz.
San Siro dünya futbol tarihine geçmiş bir ikon.
A.A.: Madem bu konuya girdik sizce stadyumların kent kültürüne katkısı nedir? San Siro Stadı’nın yıkımı hakkında yapılan tartışmalar sürerken sizce stadın yakın gelecekte artık şimdiki gibi kullanılmayacak olmasının şehir üzerinde nasıl bir etkisi olur?
G.E.: San Siro dünya futbol tarihine geçmiş bir ikon. Yani öyle bir yapıyı yıkmayı düşünmek zaten anlaşılabilecek bir durum değil. Umarım görmem yıkıldığını. Birçok statta bulundum, San Siro’nun havası başka bir yerde yok. Burası kültürel miras listesine de alındı yanılmıyorsam. Yıkılmayacak ama daha az kullanılacak. İnter ve Milan takımları şehrin dışına başka yerlere ayrı statlar yapacaklar. Ama ben bu mistik havanın bozulacağını düşünüyorum.
A.A.: Şehirdeki yeri çok farklı San Siro’nun. İki takımın da şampiyonlukları San Siro’dan başlayıp Duomo’ya kadar süren bir geçit töreni şeklinde kutlanıyor. Bunun ritüelistik bir tarafı da var. Stat taşındığı anda sizin bahsettiğiniz o mistik hava, o kent ritüeli de kaybolacak belki.
G.E.: Bozulacak. O bölgenin yapısı da değişecek. Çünkü her hafta maç olan bir yer orası. Ya İnter ya Milan her hafta orada maç yapıyorlar. Her seferinde oraya 50.000 kişi gelip gidiyor. Etraftaki restoranların, lokallerin büründükleri farklı bir hâl var. Stada doğru giden iki tane yol var mesela, futbol ile, İnter ve Milan ile alakalı duvar resimleriyle dolu. O bölge aslında bir spor kompleksi, stadın hemen orada hipodrom var. Stat taşınırsa ya da yıkılırsa bütün bu doku bozulacak.
A.A.: İnter’in bu seneki şampiyonluk kutlamalarında siz de oradaydınız. Şehrin bu kutlamalar ve geçit töreni sırasındaki büründüğü hali bir de sizin yorumlarınızla duyabilir miyiz?
G.E.: Seçilen rotalar bile takımdan takıma fark ediyor. Milan takımı kutlama rotasını kendi merkezlerinden geçirirken (Casa Milan) İnter de benzer bir şekilde rotasını genel merkez binalarının önünden (1908 İnter HQ) geçirecek şekilde çiziyor. İnter taraftarları geçerken Milanlılar da buna şahit oluyor tabi. Tek bir kavga dövüş duymadık. Ancak Milano gibi bir şehirde bunu yapabilirsiniz. Şehir güzel olunca, çekilen kareler de güzelleşiyor. Benzer bir kutlama için Türkiye’deki şehirler buna elverişli olmayabilir ama burada şehir buna olanak sağlıyor.
Il Palio yarışlarından önce şehirde inanılmaz bir hava oluyor.
A.A.: Şehri futbolla ilişkilendirerek konuştuk. İtalya’da kentte oynanan oyunlarla alakalı oturmuş ve şehirle iç içe geçmiş bir kültür var ve bunun sosyal bir karşılığı da var. Örneğin meşhur Il Palio di Siena at yarışları mahalli oluşumların sahip çıkması sayesinde yüzyıllardır devam ediyor. Calcio Storico di Firenze, Ori Venezia gibi örnekleri de düşünürsek, bu yerleşik kültürü nasıl yorumlarsınız?
G.E.: Yıllarca düzenlenen bir organizasyonun kalitesinden ödün vermeyip devam ettirilmesi çok zor bir şey. Ben bir kere yarışlar için Siena’da bulundum ve kesinlikle tekrar gitmek isterim. Yarışlardan önce şehirde inanılmaz bir hava oluyor. Her yer flamalarla dolu, her mahalle takımının kendine ait flamaları var; taraftarları toplanıp hep birlikte yemek yiyorlar. Çok farklı bir atmosfer. Çok şaşırdığım bir olayı da anlatayım: Yarış atını kiliseye sokup kutsadılar. Rahip ata “Vai e torna vincitore!” yani “Git ve kazanan olarak dön!” dedi. Düşünebiliyor musunuz, ata söylüyor bunu! Ne kadar mistik. Turistler de zaten bunu görmek için geliyor.
A.A.: Zaten bu yarışlar da doğrudan kent meydanında yapılıyor.
G.E.: Evet, bir de eski yöntemlerle yapıyorlar. Başlangıç çizgisinde ip var mesela, sanırım bütün atların aynı anda ipe değmesi gerekiyor. O yüzden yarışın başlaması uzun zaman alıyor. Kazalar oluyor hatta. Kendi mahalle takımları kazandığı zaman da taraftarlar gözyaşlarına boğuluyor. Gerçekten bunu gözlerimle gördüm ve bu çok etkileyici bir şey.
A.A.: O zaman şöyle bir arkaplan bilgisi verip oradan başka bir soruya geçelim. Bu bahsettiğimiz oyunlar çok kapsamlı sosyal organizasyonlar gerektiren oluşumlar. Tarihte bu oyunlar, barış zamanları aynı kentin insanlarını rekabet üzerinden bir araya getirmekte ve çekişmeli müsabakalara sebebiyet vermekteymiş. Aynı oyunlar dolaylı olarak, herhangi bir dış tehditle karşılaşılması durumunda kent sakinlerinin hemen bir araya gelip reaksiyon verebilecek organizasyonel becerilerini geliştirmeye de hizmet etmiş.
Futbolu da bu bağlamda topluluk inşa eden bir etkinlik olarak nasıl yorumlarsınız? Büyük çerçevede futbolun (mahalli ya da ulusal ölçekte) anlamlı sosyal ilişkiler doğurması fikri sizce çok mu gerçek dışı?
G.E.: Medeni bir ortam olduğu zaman ben taraftarın bu yaklaşımını samimi buluyorum. Bugün İnter – Milan derbilerinde taraftarlar tribünde karışık düzende yan yana izliyor maçları. Bu iki rakip takım taraftarları birbirine kuzen derler mesela. Hatta birbirlerini kızdırmak için “Io non ho cugini” yani “Benim öyle bir kuzenim yok” gibisinden laf atarlar. Ama toplumsal konular söz konusu olduğunda da bu taraftarlar bir araya gayet tabii gelebilir.
Maalesef çoğu zaman samimi olmuyor böyle şeyler de. Belki örneklerini Türkiye’deki depremden sonra gördük. Camialar bir türlü birleşemedi. Yani rekabet olacak ama belli bir seviyede olacak. O seviye düşerse samimiyet de ortadan kalkıyor. Biraz kültürle ya da spora nasıl bakıldığıyla alakalı bir durum.
A.A.: O zaman şu noktaya geldik: Bu organizasyonel beceriler her zaman oluşamıyor ya da tam layıkıyla kullanılamıyor.
G.E.: Tabii ki. Yani göstermelik olmaması lazım. Mesela geçenlerde burada da oldu. Sampdoria ve Genoa taraftarları birbirine girmiş. İtalya’da da oluyor ama bakıldığı zaman daha küçük, her taraftarın etkilenmediği ölçekte kalıyor.
Amacım farklı renklere tolerans seviyesini artırmak.
A.A.: Peki fanatizmi bir kenara bırakarak futbolun komünite oluşturma becerisi üzerine birkaç söz söyleyecek olsanız?
G.E.: Bu çok önemli bir konu. Hatta yanlış hatırlamıyorsam biri şöyle demişti: “Futbol toplumları kaynaştıran bir oyundur, ‘icebreaker’ niteliğindedir”. Nerede olursa olsun, yeni gittiğin bir ülkede hangi milletten olursan ol, futbol ortak bir nokta olabiliyor. İngiltere’de bir pub’a girdin, illaki konuşacak bir konu bulursun futbol üzerinden. Bir bakıyorsun ilerleyen zamanlarda futbol değil başka konular da konuşmaya başlıyorsun. Sonra aileleriniz, çocuklarınız tanışıyor. Beraber tatile gidelim, deniliyor. Bu benim başıma geldi İtalya’da mesela.
Herhangi bir ilgi alanı özelinde de aynı şeyler konuşulabilir ama futbol şu anda dünyada o kadar yaygın ve çok farklı eğitim, gelir seviyesinden insanı birleştiriyor ki… Zaten futbol üzerine bu kadar çizim yapmamın nedenlerinden biri de buydu. Bu sayede çizimlerimi çok geniş kitlelere ulaştırma fırsatım oldu. Beni oradan tanıyanlar, futbol dışı temalardaki çizimlerime de ilgi duymaya başladılar. Ben sanatsal bir iş yapıyorum. Juventus ile ilgili çizimimi başka bir takımın taraftarı da beğenebiliyor ve bu beni mutlu ediyor. Amacım farklı renklere tolerans seviyesini artırmak. Ama tabii, bu bakış açısına sahip insanların yeterli çoğunlukta olduğunu düşünmüyorum.
A.A.: Yine de birbirinden ayrışma eğilimi olan grupları çizgilerinizle bir anlamda birleştirme çabanız çok değerli.
Bir de şehirlerin futbol takımlarıyla anılması meselesi var. Sizin de birçok farklı ülkeye, şehre maçları yerinde takip etmeye gittiğinizi biliyoruz. Milano’da olduğu gibi futbolun kent ölçeğine bariz bir şekilde indiği başka örnekler var mı?
G.E.: San Sebastian şehri ve Real Sociedad taraftarları çok hoşuma gitmişti. Şehir çok güzel zaten. Biz İnter – Real Sociedad Şampiyonlar Ligi maçı için gitmiştik ve İnter formalarımızla taraftarların arasında rahatça gezdik, aynı şekilde stadın yanındaki bir pub’a girdik. İçerisi tıklım tıklım Real Sociedad taraftarı doluydu. Bizimle sohbet ettiler, konuştular. Ne bir sataşma ne bir kötü söz oldu. Mesela Benfica taraftarı da böyleydi. Ama Barcelona taraftarı beni hayal kırıklığına uğrattı, biraz tahammülsüzlerdi. Formalarımızı saklayarak gezmiştik kentte.
A.A.: Ben sizi bu röportaj özelinde bir kent hikâye anlatıcısı olarak konumlandırmak isterim. Çizimlerinizde futbol üzerinden kentle kurduğunuz bağın ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. Son olarak gelecek planlarınızdan bahsedelim. Caricaturella’nın gelecek vizyonu nedir?
G.E.: Bir süre böyle devam etmek istiyorum. Şimdilik hedeflerime bir şekilde ulaştım ve bu beni motive ediyor. Bu motivasyonu kaybetmek istemem sadece.
A.A.: Aslında ben sizi tam kariyer hedeflerinize ulaştığınız bir noktada, La Gazzetta dello Sport için çizdiğiniz bir evrede yakaladım.
G.E.: La Gazzetta dello Sport’tan daha büyük hedefler tabii olabilir ama benim böyle bir gündemim yok. Daha önce de dediğim gibi ben karakteristik şeyleri seviyorum. Totti mesela… Romalı. Real Madrid’den yıllarca teklif aldı ama gitmedi. Beni de motive eden şeyler bunlar. Kendinizi bir yere ait hissediyorsanız, orada mutluysanız geri kalan şeyler çok da önemli değil.

